anasayfa altTema Hastalık Ne Düşünüyor?

Ne Düşünüyor?

e-Posta Yazdır PDF

Otuz metrekarelik konforlu hastane odasının tam teçhizatlı karyolasında, henüz ameliyattan çıkmış dertli adam inliyor…

“Aaah! Ağrı kesici versinler! Aaah! Söyleyin ağrı kesici versinleerr!” diye haykırıp, sancısının şiddetiyle kıvranan güçsüz ayaklarıyla, yatak ucunu tekmeler gibi yapıyor.

Refakatçisi endişeli bakışlarıyla çevresinden yardım araştırıyor.

Hasta önemli adam… Hayat boyu buyurmuş. Kimsenin çenesinin altını, burun deliklerini görmemiş. Yattığı yerdeki çaresiz huysuzluğuyla; “Yaa! Yapsınlar diyorum size! Çok ağrım var!” diye bağırıp duruyor. Kapıda bekleyen eş dost ve halayıklar, yakarıştan çok emir kipine benzeyen sesi ciddiye alıp, her biri ayrı ayrı hemşire bankosuna başvurarak, “Canım, adamın ağrısı var, versenize bir şeyler,” diye serzenişte bulunuyorlar. Çünkü hep hastanın arzularını uygulamışlar. İtirazcı olamamışlar.

Haykırışlar itibar görmüyor… Ameliyatta aldığı yoğun narkoz ve henüz uygulanmış ağrı kesici iğnenin üzerine ilave yapmak istemiyor tıbbi kadro. Aksi halde şoka girip ölebilir.

Hasta… Hayatta başarıya koştuğu zamanki kadar ısrarcı… Refakatçi de çaresiz. Keşke hastanın ağrısını ödünç alabilse… Sabırla beklerse dertlerin hallolacağını biliyor. Beceremediği ise hastanın yakınmalarına derman olamaması… Yeryüzünde ilk kez yaşanmış bir ağrı çekiyor olmalı, diye düşünüyor refakatçi. Önemli adamın sorununun da önemli olabileceğini varsayıyor.

Nihayet, hemşireler ve nöbetçi doktor, başlarındaki kalabalığın ve telefonla tersleyen meşhur profesörün de zorlamasıyla, istemeyerek de olsa ağrı kesiciyi enjekte ediyorlar serumuna. Hastanın midesi bulanıyor. Tansiyonu ve nabzı azalıyor. Tıbbi panik, yatağı çevreleyen sağlıkçıların yüzünde açıkça okunuyor. Endişeyle izlenen hasta, bir zaman sonra kolundaki damar yoluna damlacıklar halinde düşen ilaçlı serumun teskini ile serseme dönüp, gözlerini kapatıyor.

Durum normale dönünce, kapının dışında kalan kalabalık ziyaretçi grubu ferahlayarak kaçıyor.

Refakatçi, saatler boyunca yatağın yanında ayakta bekliyor. Her inlemede elini tutuyor. Hasta arsız… “Üşüdüm,” diyor. Beş dakika sonra “terledim,” diyor.

Refakatçi hastanın alnındaki teri siliyor, kuruyan dudaklarını ıslatıyor, yorgan örtüyor, pike örtüyor, sonra bunları kaldırıyor, tekrar örtüyor. Çorap giydiriyor, çıkartıyor, ışık açıyor kapatıyor, serum makinesinin düdüğü öttüğünde hemşire çağırıyor. Her inlemede hastayı yüreklendirecek sevgi sözcükleri söylüyor. Hastanın memnuniyetsiz tavrını anlayışla karşılıyor. “Saatler geçecek ıstırabı dinecek… Ve görev bitecek,” diye düşünüyor.

Hasta, akşama doğru ameliyat sarsıntısından kurtuluyor. Bilinci açılıyor. Ameliyat sırasında karnına gaz verildiği için bu gazın çıkması lazım. Bu yüzden yürümesi gerekiyor.

İçinden çıkmak istemeyen inatçı gazı hareketlendirmek için yapması gereken yürüyüşten cayıyor. Refakatçi bunu anlayışla karşılıyor. Ne de olsa uzun zamandır yorgundu ve hastaydı. Ayrıca ameliyat olmasının ardından da çok kısa bir süre geçmişti.

Hasta, ciğerlerinin sünmemesi ve narkozun etkisinden kurtulması için nefes çekerek egzersiz yapacağı aleti de, ağrısı olduğu bahanesiyle kullanmayı reddediyor. Refakatçi bu direnci de olgunlukla karşılıyor; ne de olsa yaraları çok taze.

Sayrılıklı adamın biraz olsun uyuyabilmesi için ışıkları söndürüyor. Hasta, ses ayarı en düşük seviyede tutulan televizyonun mavi ışığının loşluğunda, gözlerini kapatmadan, kıpırdamadan, neredeyse hiç nefes almadan sessizce bekliyor. Refakatçi, hastanın uyumadığını görünce yürüyüş yapma önerisini yineliyor. Hasta; “Ağrım var yürüyemem,” diye refakatçiyi tersliyor…

Kalbi kırılan refakatçi, sadece hastanın istediklerini yapmaya karar veriyor. Aranması gereken kişileri arıyor, çağırılması gereken çalışanlara randevu veriyor, pijama giydiriyor, yüzünü siliyor, kolonya damlatıyor, gelen çiçeklerin üzerindeki kartları okuyor, gazete haberlerini özetliyor. Hastanın şımarık isteklerinin tümüne yetişiyor… İkisi de uyumadan güneşi doğuruyorlar.

Refakatçi, günlerin yorgunluğundan bitap düşmüş, onca badire atlatmış hastanın uyumakta direnmesine şaşırıyor. Ancak ahlamadığı ve inlemediği için ağrısı olmadığı anlıyor. Sadece hareket edince az sızısı olduğu belli oluyor.

Refakatçi, hastanın olağan acılarını değil, olağanüstü düşünceli yüzünü kaygıyla takip ediyor.

Kuşluk vakti hastadan alınan kandaki önemli değerler, müjdeli düşme eğilimine girmiş. Yeni günün hemşiresi, taze yeli ile odaya girip, olağan kontrolünü yaptıktan sonra, “gaz çıktı mı?” diye soruyor… Çıkmadı… Çünkü hasta hiç kıpırdamadı.

“A!” diyor hemşire. “Olmaz ki böyle! Yürümeniz lazım.”

Hemşire gittikten sonra, hasta kalkmaya yeltenir gibi oluyor. Fedakâr refakatçi seviniyor. Ne kadar çabuk yürürse, gazını o kadar çabuk çıkartacak. Gaz çıkınca hem ağrısı azalacak hem de hastaneden taburcu olma sürecine girecekler. Fakat hasta, “Şu diren acıtıyor, diren çıksa rahat edeceğim, sor bakalım diren ne zaman çıkacakmış,” diyor… Diren, hocaya sorulmadan çıkmayacak… Hoca da ortada yok. Hasta asabi. Her an daha da asabileşebilir. Ziyaret için gelenler de gergin ortama ve hastanın azarlarına daha fazla katlanamayarak kısa sürede kaçıyorlar.

Hasta sürekli, ‘Sor bakalım, hoca gelmiş mi? Sor bakalım, ne zaman gelecekmiş? Sor bakalım, ağrı kesici verecekler mi? Sor bakalım, diren çıkacak mı? Sor bakalım, hadi bakalım,’ diyerek refakatçiye emirler yağdırmaya devam ediyor.

Refakatçi hastanın ne düşündüğünü anlayamıyor. Kalkması ve yürümesi lazım... Doktorlar, hemşireler, daha önce benzer tecrübeyi yaşamış ziyaretçiler, tıbbi eğitim almış dostlar, “Yürümen lazım,” diye ısrar ettikçe “Ya, siz anlamıyorsunuz galiba! Ağrım var, kendimi yatakta bir santim oynatamıyorum,” diye diretiyor.

Herkes çaresiz. Nasıl bir ağrı bu? Cidden, kimsenin kavrayamayacağı bir ağrı olsa gerek.

Hasta dirençli. Hareket etmeye yeltendiği ilk hamlede ağrısı başladığından hemen vazgeçiyor ve ağrı kesici yaptırıyor. Ağrı geçtiğinde de, “biraz yürütelim sizi,” diyen hemşireyi, ‘Ben çok uykusuzum, biraz uyuyayım ondan sonra,’ diye geçiştiriyor.

Refakatçi onun kafasında kördüğüm olmaya başlayan düşüncenin ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Israr ve inatla yürümek istememesinin bir sebebi var. Ama bu sebep ne? Ne düşünüyor? Ne düşünüyor?

Güvensiz. Kimseye güveni yok. Herkes yetersiz, herkes ölçüsüz ona göre. Oysa karnı ağrıyarak da olsa, iki büklüm yürümeye… Denemeye çalışsa… Gazı çıkacak.

Hasta ise yürümeye başlamak için iyileşmeyi bekliyor. Oysa içindeki gazdan patlayabilir. Refakatçi, hastanın korktuğunu görüyor. Neden korktuğunu anlayamıyor. Bir şey düşünüyor. Düşündüğü şey onu korkutuyor. O kadar çok korkuyor ki; kendisini koyuverip, uyuyamıyor bile. Neredeyse yirmi dört saattir uykusuz… Ne düşünüyor? Ne düşünüyor?

“Şu direni çıkarsınlar, diren yeri acıtıyor,” diye öfkelendiği tahammül edilmez anda, refakatçi, “Tamam, söyleyeyim hemen çıkarsınlar,” diye isyanla kapıya hamle yaptığında da; “Dur! Hocanın karar vermesi gerekiyormuş, şimdi yanlış bir şey yapmayalım,” diyerek refakatçiyi engelliyor. Oysa hastanın son cümlesini refakatçi söyleseydi, sinirlenip, “Siz beni anlamıyorsunuz. Karnımın içinde bir kütle var,” derdi… Ve belki de demişti de bir saat önce.

Hasta, zeki adam… Refakatçinin de gelgitler içinde olduğunu anlıyor. Yine de öfkesinin yularını tutamıyor. Uzun ve gerilimli bekleyiş çemberinden çıkabilmek için, yeniden kalkmaya yeltenip, “Diren acıtıyor,” diye mızıklanıyor. Refakatçinin  “Biraz dayanacaksın, yürümeye çalışacaksın,” sözüyle, beynindeki iletişim ağı yeniden karışıyor ve “Sanki dayanmayı bilmiyoruz!” diyerek, kendini direncinin kollarına bırakıveriyor yeniden.

Refakatçi asla başlamayacak olan eylemin, henüz başlamış olan öfkeye tamamen teslim oluşu karşısında yıkılıyor. Başaramayacak… Sevdiği hastanın iyileşme sürecine girmesine yardımcı olamayacak. Hasta kendisine söylenen her sözcüğü tehdit olarak görüyor. Kendi yetersizliğinin onaylanması olarak düşünüyor. Böyle mi düşünüyor? Ne düşünüyor? Ne düşünüyor?

Refakatçi günlerin ve haftaların söz oyunundan yorgun düşüyor. Daha önce hastanın kendisine bildirdiği, “Benim vücudum… Benim kararım… Ölecek olan benim, sen ne karışıyorsun,” cümlesini kendisine hatırlatarak, “Onu kendi acısının içinde bırakmalıyım. Eninde sonunda bunlar geçecek… O bu acıyı çekerken beni de kendi kasırgasına sürüklüyor. Ben, hastamın çözümsüz sağduyusuzluğunda acı çekmek istemiyorum,” diye düşünüyor.

Hasta, refakatçinin kendisini sessizce terk ettiğini anlıyor. Odada akıntıya bırakılmış bir kayık gibi savrulan yorgun bir gerilim var. Hasta, refakatçinin uzun sürecek sessizliğini, ancak kendisi bir çaba gösterirse durdurabileceğini bilecek kadar yakın biri. Zorlukla doğrulma hamleleri yapıyor… Refakatçi ona yardımcı olmamaya kararlı… Kendi başına zorlukla kalkmaya çalışırken, refakatçinin bıyık altından gülerek sinsice beklediğini bildiğinden, “refakatçim bir elimi tutar mısın?” diye sesleniyor. Refakatçi, hastanın en azından iyi niyetli çabasından hoşnut, yardım etmek üzere yanına geldiğinde, hastanın vazgeçme eylemine yataklık yapacağını anlayamıyor. Sadece on saniye sonra “yapamayacağım,” diyerek, vazgeçişi, eski durumuna gelmesine yardımcı olmasına sinsice zemin hazırlıyor.

Refakatçi, iki kişilik oyunun figüranı olmak yerine, hastanın tek kişilik şovunun izleyicisi olarak kalmanın en manalı iş olduğunu düşünüyor. “Korkuyor,” diye düşünüyor. “Ağrıdan korkuyor. Ağrıdan ölmekten korkuyor. Ağrı olmasın diye ayağa kalkmıyor.” Ağrıya dayanarak ayağa kalksa; gaz çıkartacak. Hiç hareket etmediği için, ağrı cinli gaz yok olmuyor.

Hasta, “Refakatçi! Bir sorsan; hoca ne zaman gelecekmiş,” diye mızmızlanıyor.

Refakatçi bir kez daha koridora çıkıp doktoru soruyor. Doktor yok! Ve ne zaman geleceği de belli değil! Kördüğüm iyice çözülemez hale geliyor. Guru hoca gelmeden kördüğüm çözülemeyecek… Şimdilik ona güveniliyor.

Neden korkuyor? Sebebi ne? Ne düşünüyor?  Hemen herkes “Yürü” dediği halde, bu komutu neden almıyor? Çünkü kafası garip çalışıyor. Alışılmamış ve norm dışı… Kendisinden başka hiçbir faninin anlamadığı bir biçimde… Acı çekerek, öfkelenerek, itiraz ederek, beğenmeyerek, ikna etmeye çalışarak ve kimsenin ikna olmadığını görüp, küçümseyerek ve beğenmeyerek sevimsizliğini yeşertiyor. Emirlerine ve yanlış mesnede dayanmış yorumlarına, onay cevapları vermenin imkânı kalmıyor. Hatta ‘hasta..cım’ bile diyemeyecek kadar zorlanıyor. Ziyaretçilere, ekşimik bakışlarla bakarak, iyi niyetli önerileri, kendini göstermeye çalışan, bilmiş, ukala ve sinir bozucu nasihat budalaları olarak değerlendiriyor.

Duvar gibi sessiz bir itirazı var. Aynı… İçinden çıkmak istemeyen gazı gibi. İnatçı, akılcı olmayan, eylemsiz, sonuca gitmek istemeyen, çaba göstermeyen… Sadece çevresindekileri suçlayan…

Ziyaretçiler gerilimli sessizlikleri bozabilmek için, manasız cıvıltılı hikâyeler anlatıyorlar. Hiçbiri doğal davranmıyor. Onun her an saldırmaya hazır öfkeli yüz ifadesinden çekinmelerine rağmen, “Ne de olsa hastadır, mazur görmek lazım… Vardır muhakkak sebebi,” diyerek kendilerini dayanma sınırında tutmaya çalışıyorlar. Sevimsizliğinin ardında yatan anlaşılmaz korkusunu içinde başkalaştırıp, tiksinti uyandıracak kadar kötücül cümlelerle çevresindekileri kırdığı noktada kaçıp gidiyorlar.

Refakatçi, onun boğucu yalnızlığına üzülüp, derin nefesler çekerek, yeniden iletişim kurma gücünü elde etmeye çalışıyor. Bir hamle yaparak, ellerini eline alıyor, yüzünü gözünü öpüyor. Yeni baştan sadece sevgi vermek için yanaşıyor. Sabır diliyor aklından.

Hasta, nasihati güvendiği birinden alacak. O da guru hoca. Guru gelene kadar, hastaya sadece onun istediği salyalı sümüklü dokunmaların oluşturduğu sevgi paketini sunacak. O da hiç kıpırdamadan refakatçinin parmak uçlarından ona ulaşan elektrik akımının bedenin her yerinden beynine ulaşarak acıyı bastırmasını bekleyecek.

Yorgun ve uykusuz olmasına rağmen, gözlerini kapattığı zamanlarda bile gözkapakları üzerinden göz bebeklerinin sinirli ve hızlı oynayışı görülüyor. Tam dalmaya yakın, hızla gözlerini açıyor korkuyla. Uyuyamıyor. Düşünceleri uyumasına engel… Ne düşünüyor?

Ne düşünüyor?

Hasta, refakatçinin “Ah hastacım kendini gevşetemiyorsun, kendini bırakamıyorsun?” saptamasını yeni bir tehdit olarak algılayıp, “Sen ne biçim insansın ya?” diye sinirlenerek karşılıklandırıyor. Yaşadığı acının onun beceriksizliğinden kaynaklığını düşündüklerini zannettiği için, kendisinden başkalarının yarım akıllı olduklarını belirtecek acımasız dayakçı cümleler kuruyor.   Refakatçi neredeyse infilak edip, toz duman oluyor, ama karşısındaki hasta adamın, aciz, güçsüz ve çoğunlukla üzüntü veren çaresizliğinden etkilenerek acıyıveriyor. Ve küllerinden tekrar toparlanarak, güler yüzlü ve sıcak cümleler kuruyor. Hasta, riyakârlığın farkında, ancak kötücüllüğünü devam ettirmesinin yararına olmayacağını, ayrıca gerçek bir savaş için gücünün yetmeyeceğinin bilincinde.

Hasta iyice sessizleşiyor. Dudaklarını hiç yapmadığı bir biçimde eğip bükmeye başlamasından derin düşünceler içinde olduğu anlaşılıyor. Ne düşünüyor, bir bilseler. Artık odanın içinde sağır edici bir sessizlik var. Hasta çevresinden kopmuş vaziyette, tuhaf tekrarlı hareketler yapıyor. Ellerini diren hortumuna hafifçe dokundurup sonra parmaklarının ucuna sinmiş kötü kokuyu koklar gibi yaparak üst dudağına değdiriyor. Bu tekrarı defalarca defalarca yineliyor. Dudakları şekilsiz tek yönlü fiyonk olmuş, elini aşağı yukarı indirip kaldırıyor. Yanında bulunanlar hastanın gözündeki garip ifadeden ürkerek, “Delirdi herhalde,” diye düşünüyorlar. Refakatçi bu patolojik görüntüye bakarak kendi kendine, “Ne düşünüyor?” diye soruyor. Neden, kendi iyiliği için öneride bulunan sevgi dolu insanların önerilerine sırt çeviriyor? Neden bütün o sevgi dolu cümleler son noktası dahi konulamadan hastanın kalın akıl duvarına çarparak kırılıp dökülüyorlar?

Nihayet, refakatçinin ısrarcı ve mantıklı arayış sorgusuna, ne düşündüğünü belli eden bir yanıt veriyor; “Sabah, direninden kan alan hemşirenin, gece hemşiresi gibi vakumlamadığını ve ters akım oluşturmuş olabileceğini, o yüzden karnının içinde safralı kirli kanın birikmiş olabileceği endişesini taşıdığı,” düşüncesini ağzından kaçırıveriyor. Bir uzmana sorulduğunda kolaylıkla bertaraf edilebilecek basit bir saplantı. Ama gizlendiği için, saplantı ve aklın tehlikeli bileşiminden habis bir önyargı oluşmuş. Önyargıyı silebilmek için güven gerekiyor. Ama kime? Zekasının düşüklüğü belli olan hemşirelere mi? Yoksa inisiyatif almaktan korkan kat doktorlarına mı? Ameliyatını gerçekleştiren guru hoca da milyarlarını katlamak için, üniversite, hastaneler ve muayenehane çokgeninde saniyeleri değerli bir bayrak yarışında. O yüzden hasta ile karşılaşması gecikiyor. Bu gecikme yüzünden hastanın kıpırdamadan yatışı devam ediyor. Refakatçi, hastanın habis önyargısını da ancak guru hocanın ameliyat edeceğini bildiğinden, birlikte sessiz bir bekleyiş içine giriyorlar.

Doktor’a ‘Ağrım hiç durmadı.’ Diyor. Adam bu terslik karşısında şaşkın ve korkarak bakıyor, ‘Bir şeyler ters gidiyor,’ diye düşünüyor. Refakatçi; “Hayır ağrısı yoktu. Sadece kımıldadığında sızlıyor,” diyemiyor.’ Hastanın, hasta bedeninden değil, hasta ruhundan korkuyor.

Hastanın soramadığı soruları sanki kendi merak edermiş gibi sinsice soruveriyor.

Tüm önyargılar çürütülüyor ve hasta gönülsüzce yürümeye karar veriyor. Önce ağrı kesici veriyorlar, arkasından bir müddet yürüyor. Olağan iyileşme sürecinde olmasına rağmen, ölüme giden yoldaymış gibi davranıyor. “Refakatçim,” diyor. “Bak, sana söyleyeyim, ben yürürken bir şeyler içimde parçalanıyor… Ben anlıyorum,” diyor. “Bak, ben sana söyleyeyim, şuramda bir şeyleri patlattım yürürken,” diye ekliyor. Ciddiyetle açıklanmış bu saptamaya inanmamakta kararlı olan refakatçi, aklından kayan çığlığı durdurarak, “Dikişsiz ameliyat oldun patlayacak bir şey yok,” diye cevaplıyor. Hasta yürüyüşten sonra yatağına yatarak, tekrarlı garip hareketlerini yapmaya başlıyor. Yine bir şeyler düşünüyor. Bu kez düşündüğü diren olamaz, o konu kapanmıştı. Ne düşünüyor?

Ne düşünüyor?

“Ağrı kesici alıp yürüyorum ama…” diyor. “Bu sefer de ağrıyı duymadığım için yürürken bir taraflarımı yırtabilirim,” diye ekliyor. Refakatçi, adamın salıncaklı yorumuyla sarsılıyor. Çok değil yirmi dört saat önce ağrı kesiciye bayılırken, şimdi bir yanlışlık yaptığını düşünüyor. Ve tekrar akıl denizine düşerek kendini boğmaya çalışıyor.

Refakatçi yorgunluktan bitkin… Hasta uykusuzluktan zaman zaman dalarak, geceyi geçiriyor.  Öğleden sonra iki gündür geçmeyen ağrılarının sebebini keşfetmek üzere hastayı ultrasona götürüyorlar. Ve elbette olası bir sorun gözükmediği için ağrının sebebini bulamıyorlar.

Refakatçi, koridorda gizlice doktorun kulağına, hastanın abarttığını, ağrısının normal sınırlar içerisinde olduğunu düşündüğünü, çıtlatıveriyor. Guru doktor durumu anlıyor.

Hızla hastanın odasına dalıyor. İtibarlı adamdan daha itibarlı olduğunu göstermek istercesine, hemşirelere direni çıkarttırıp, serumu söktürüp, ağrı kesicileri durdurup, normal yeme düzenine geçiş yapılmasını emrediyor.

Sonra hastaya dönüp, “Yarın taburcu ederiz seni,” diyor.

Hasta “Yok! Ben ağrım geçemeden çıkmam,” diye şiddetle itiraz ediyor. Doktorlar, hemşireler ve geride bekleyen ziyaretçiler usançla hastaya bakıyorlar.

Refakatçi, “Yine ne düşünüyor?” diye içinden geçirirken, sessizliğin içini yırtacak kadar beklenmedik ve inatçı bir sesle irkiliyorlar… Yabancı ve beklenmedik… İsyankâr ve muzip. Yıllarca kimseye söylenmeden beklemiş sırrı utanmazca ifşa eder gibi… İhanetçi ve dönek… Bir martı çığlığı gibi kaba ve yoz bir ses…

“Pııııııırrrrrrttttttttt! Pırt!”

Refakatçi, derin bir nefes alıp, “Düşüncesiz ve bencil’  diye iç geçirip, burun büküyor.

 

 

Çağnam Erkmen Perşembe, 31 Mart 2011 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262