anasayfa altTema Haz Kan Tadı

Kan Tadı

e-Posta Yazdır PDF

Sıkılmıştım sadakatimden. İki yüzlülük geliyordu bir anlamda. Hiç mi içimden geçirmemiştim kimilerini? Ama o alıcı halleri yok mu? Vazgeçmiştim her seferinde.

O avcı halleri… O yıkıcı, o tüketici, o alt beyinlerinde planlayıcı halleri…

Hazırlanmamıştım da… Çok öncesinden hazırdım belki. Olacaksa olsun artık, der gibiydim. Bu kez… Aklımın eylemin önüne geçmesine izin vermeyecektim. Bu kez, bir hayvan gibi atacaktım kendimi vahşi tundraya… Yakalanırken de, ısırılırken de, ölürken de… Hissedecektim. Beklentim de olmayacaktı. Bir acı da hissetmeyecektim. Sevişecektim ve arkamı dönüp gelecektim. Ve unutmalıydım da… Bir erkek nasıl yapabiliyorsa ben de öyle yapmalıydım.

Hiç giymediğim gri dantel iç çamaşırlarıma baktım sabah… Vazgeçtim. Neysem o olmalıydım. Yaşayacağım şeye anlam yüklememeliydim. Basit bir pijama ve en rahat eski tişörtümü aldım gece için. Hasarlı bedenimden utanmıyordum. Bedenimin “ben” demekti. Coşkularım, tutkularım, üzüntülerim, yenilgilerim, yengilerim demekti.

Dizlerimdeki çocukluk yaralarından, gözlerimin yanındaki kırışıklıklara, çürüklere, kesiklere, üç çocuklu doğurgan kadınlığımın nişanı; çatlamış göbeğime ve göğüslerime, kaynar suyla yanmış kollarıma kadar… Ben’dim. Hoyratça yaşamıştım. Bir gösterişim yoktu. Ama ne yaşamışsam… Ben, istediğim için olmuştu.

Uydurma bir iş toplantısını bahane ettim. Plan yapmamıştım. Soğukkanlılıkla, gideceğim günü ve konaklayacağım oteli bildirdim, o kadar… Yol boyu beklentisizce araba kullandım. Yağmur yağdı bir şehirden diğerine giderken kilometrelerce. İç geçirerek girdim kasabaya… Yalnız ve güçlü… Akıllı ve kararlı. Her an dönebilecek kadar yetkin, korkmayacak kadar bilen, etkilenmeyecek kadar olgun, sevebilecek kadar damıtılmış… “Tam zamanında,” diye düşündüm. Ne öncesi, ne sonrası… Şimdi zamanıydı.

Neşeyle gülüp eğlenecektik aslında. Üniversite yıllarından bugüne, açığı kapatacaktık tek gecede. Saate bakma zorunluluğu olmadan, eşlerimizi ve çocuklarımızı düşünmeden, zamanı kaldığımız yerden alıp, paylaştığımız masaya taşıyacaktık. Sevişmek onun da planında vardı elbette. Her zaman pusuda bekleyen bir yırtıcıydı. Avlayabileceği kadar güçsüzsem fırsatı kaçırmayacaktı.

Hava yağmurlu olduğu için mi hüzün vardı? Bilmiyorum. Ses tonu mu kırıktı? Sanki sıkışmıştı. Sanki… Karışmıştı.

Değersiz değildi. Gördüm… Gizlediği masumiyete tutuldum. Ne anlattığı değil, nasıl anlattığına baktım. Gelgitlerine… Duygusal anlardan kendini nasıl da hızla kopartabildiğine şaşırdım. Aniden nasıl başkalaşabildiğini saptadım. Kararsızdı. Bana nasıl davranması gerektiğini anlayamamıştı.

Karşılaşmadan önce, internetteki resimlerinden, boyunu, kilosunu, elini, bedenini incelemiştim. Yaşlanmıştı. Kilo almıştı. Başardığını gözüme sokacak denli şıktı giyimi… Kılıfın önemi yoktu. Dünyanın en çirkin, en fakir adamı da olabilirdi. Tam tersi de…

Ama ses tonu bu kadar yumuşak olmasaydı… Olmazdı. Düşünüyorum da; niyet önemliydi galiba. Ben ona değer vermeye gelmiştim… Verdim de. Ama ışığı olmasaydı kaçardım yine; her zamanki gibi...

İçişini sevdim. Yok oluşunu. Kendini eritişini… Yavaşlığını… Beklemeyi bilişini… Onunla beklemekten hoşlandım. Gençliğimizde onunla birlikte olsaydım? Hayatı onunla paylaşsaydım ne olurdu, diye düşündüm. Ne bir metres gibi rakı sofrası hazırlardım. Ne de bir eş gibi durmasını söylerdim. Ben… Yine kendi yoluma giderdim herhalde…

Konuşurken, anlatırken, ona dokunmak istedim. Kollarıyla beni sarsın istedim. Sanki geçen yılları birlikte yaşamışız gibi hissettim. Ona çekildiğimi hissettim.

Sahiplenmemek güzeldi. Bir kavşakta karşılaşmıştık. Öncemiz de sonramız da yoktu. Biraz durup soluklanacak, anın tadını çıkartacak sonra yollarımıza gidecektik.

O yolunda gidiyordu körce. Bense görünmez yolda gözlerim fal taşı gibi…

“Yukarı çıkalım,” derken, sadece gözlerden uzak olmak istemiştim. Ya da sevişmek… Karar veremiyorum.

Hiçbir erkeği bu kadar arzuladığımı hatırlamıyorum. Yoksa unutmuş muydum? Sanki yerçekimi kalkmıştı da uçuyor gibiydim. Neydi beni bu kadar sarsan? Hangi duygum anlamadım… Bir mıknatısa yaklaşır gibiydim. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Onunla ilgilenmiyordum… Ben… Sadece beni biliyor, beni yaşıyordum.

Elini alıp, iki avucumla tuttum. Göğsümün altına sıkıştırdım. Parmaklarıyla elimi sevişinde şefkat vardı, aşk vardı, sevgi vardı, dostluk, yalnızlık vardı. Kendini nasıl görüyorsan odur yaşadığın... Ben böyle görmek istemiştim. Öyle oldu.

İlk şaşırtan dudakları oldu. Yumuşacık, sıcacık ve kuştüyü bir yastık kadar üzerine serilesi… Konforluydu dokunuşları… Hep… Bedenime yabancı bir ilk temas aradım. Oysa hiç olmadı bu. Sanki beni biliyor gibiydi. Sanki yıllardır birbirimizle sevişmiş gibiydik. Elbette o becerikliydi, tecrübeliydi. Ama sanki onu bana hazırlamıştı hayat. Bedenime, mahremiyetime ve ilklere saygılıydı. Göğüslerimi sutyenimden çıkarıp emişine ve sonra tekrar içine sıkıştırışına bayıldım. Ben soyunmazsam soymayacaktı.

Benim mutlu olmamı istiyordu. Mutluydum ve iyiydim… Sanki benim duygum onunkinden daha önemli gibiydi. Ben iyiysem o bin kat iyi olacaktı. Ben… İyiydim…

Sevişmenin, içmenin ibadeti olur mu? Oluyordu işte. Bir sırası vardı her şeyin. Ben bilmiyordum bu sırayı. Şımarıktım, umursamazdım, eğleniyordum, hoşuma gidiyordu. Bir kadın gibi değil de, bir çocuk gibiydim herhalde.

Onu uyarmaya da çalışmadım. Çok harikaydım… Onun kokusunun yanında olmak, onu öpmek, saçlarını okşamak, gözlerine bakmaktan mutluydum. Ve tahrik olmuştum. Sadece… Yanımda olduğu için tahrik olmuştum. O kadar işini biliyordu ki; tam kıvamında dokunuyor, bastırıyor ve çekiyordu. Kendimi ona emanet etmeye bir saniyede karar verdim.

Beni yoklamasına, beni anlamasına izin verdim.

Sarsılışımı, titreyişimi, kendimden geçişimi anladı. Gençken… Çınarlı yolun parke taşlı yokuşunda el ele tutuşabilseymişiz, belki de… Yok… belkisi yok. Şimdi sırasıydı. O zaman değil.

Beni güzel bulmadığını anladım. Ama bana “güzelsin” demesine minnettar kaldım. Ne kadar zarif bir adam, diye düşündüm. Aslında güzeldim de… Çünkü kadındım. Dişiydim. Yapay değildim. İşimde savaşçıydım. Anneydim… Hem de en iyisinden… Sevdiğimi, erkek yapacak tutkumu gizleyebilirliğim, yenilenebilirliğim, değişebilirliğim ve gelişebilirliğim vardı. Bir günü diğerine benzetmeyecek bir aşkla yaşıyordum her günü. Gülümseyerek uyanıyordum her sabaha. Meraklıydım. Kimseyi kendime örnek almamıştım. İnsandım… Elimde adalet terazisiyle kendi doğrumu saçıyordum. Ben… Bendim. Bir başkasının sureti değildim.

Ötekilerin ne düşündüğünün kıymeti yoktu. Onun da beni güzel bulup bulmaması önemli değildi. Ben bir sözcüğün taşıdığı yük kadar değer biçmiştim. Yükün ağırlığını duygum tartmıştı…

Tartmış. Yaşamıştım.

İlk adım geçilmişti. O kadehini doldurdu. İkimiz de yarı çıplak, odanın loşluğunda fısıldayarak anlattık; en saklı anılarımızı. Oysa daha iki hafta öncesine kadar birbirimizden haberimiz yoktu. Birkaç ufak mesaj üzerine buluşmaya aniden karar vermiştik. O bile şaşırmıştı sorgusuz sualsiz karşısına çıkmama… Diyorum ya; hazırdım galiba.

Gözyaşlarını öptüm, saçlarını, yüzünü okşadım, gözlerimin içindeki gözleri, mahzun ve sevgi ister gibiydi. Avcı değildi, avdı aslında. Yıkık, kırık… Aşık oldum o haline. Bana teslimiyetine… Gerçekti… Kendisiydi.

Manşetlerini çözdüm. Avuçlarını öptüm koklayarak. Neden bu kadar sevdim?

Gömleğini çıkardım, fanilasını… Bayıldım göğsündeki kır ve sert kıllara. Burnumu dayadım. Kokusunu sevdim. Öpüştük, seviştik, okşadık birbirimizi… Koluna sarıldım, omuzlarına ve göğsüne yapıştım fısıldayarak konuşurken. Ona değmeden yapamadım.

Bir anda karıştık yeniden. Pembe ve zararsız görünüyordu. Tıraşlı ve uysaldı. Her şeyi tam zamanında yapmıştı. Tam zamanında öpmüş, tam zamanında dokunmuş ve tam zamanında beklemişti. Bedeninin bedenime uyumu harikaydı. Beni bırakmayışındaki yumuşak kararlılık bile ona tutulmama yetecek kadar erkeksiydi. Beni uçurdu. Korktum da… Beni zorlamasına izin vermemeliydim. Diğer kadınlarla boy ölçüşmemeliydim. Ben onlar değildim. Bunu anlamalıydı. Kimseye benzemek istemiyordum, kimse gibi olmak istemiyordum… Kimsenin olmak istemiyordum.

Bir eşik vardı. Aşmamalıydık. Aşmadı.

Sabah, gün doğumunu seyrettik. Onun yakamozlu denizine bakmamı, onun dünyasında olmamı ve bundan keyif almamı istiyordu. Ben ise sadece o yanımda olduğu ve benim için çırpındığı için keyifliydim. Deniz değildi, gün doğumu değildi paylaştığımız… Yanyanalığımızdı.

Altın kalpli bir adamdı karşımdaki. Mutluluğu hak ediyordu. Ne aramıştı bunca kadında? Ve ne bulamamıştı? Ya da buldukları çok mu farklıydı ki devam etmişti? Alışkanlıkları takıntıya dönüştüren şey neydi? Bu kadar tüketilmesinin nedeni neydi?

Çözmeye çalışmadım. Benliğime değer biçmeye çalışmak olurdu bu. Bir anıdan bir ilişki yaratmak olurdu… Bir tırtıldı o. Aç ve arsız. Önüne ne kadar dut yaprağı koysan çatlayana kadar yiyecekti. Sonra bir gün yeterince büyüdükten sonra başlayacaktı kozasını örmeye… Kendini mezarında hapsettiğini bilmeden…

Yeni günün sesleriyle uykuya daldı. Yanağına sessiz bir öpücük kondurdum. Her saniyesinde aşk olan gecemizi unutturacak kadar kararlıydı içimden geçirdiğim “elveda.” Bir avcıyı avlamıştım. Beni hiçleştirmesine izin vermemiştim. Kendime yenilmemiştim.

Tıpkı bir erkek gibi sevişmiş ve aşkı arkamda bırakmıştım.

 

Gökyüzü yağmurla yıkanmış, masmavi bir tebessümle bakar gibiydi.

Hüzünle gittiğim belirsiz yoldan, dudaklarımdaki durduramadığım gülümsemenin zaferiyle dönüyordum.

 

 

Normal 0 21 false false false TR X-NONE X-NONE MicrosoftInternetExplorer4

Sıkılmıştım sadakatimden. İki yüzlülük geliyordu bir anlamda. Hiç mi içimden geçirmemiştim kimilerini? Ama o alıcı halleri yok mu? Vazgeçmiştim her seferinde.

O avcı halleri… O yıkıcı, o tüketici, o alt beyinlerinde planlayıcı halleri…

 

Hazırlanmamıştım da… Çok öncesinden hazırdım belki. Olacaksa olsun artık, der gibiydim. Bu kez… Aklımın eylemin önüne geçmesine izin vermeyecektim. Bu kez, bir hayvan gibi atacaktım kendimi vahşi tundraya… Yakalanırken de, ısırılırken de, ölürken de… Hissedecektim. Beklentim de olmayacaktı. Bir acı da hissetmeyecektim. Sevişecektim ve arkamı dönüp gelecektim. Ve unutmalıydım da… Bir erkek nasıl yapabiliyorsa ben de öyle yapmalıydım.

 

Hiç giymediğim gri dantel iç çamaşırlarıma baktım sabah… Vazgeçtim. Neysem o olmalıydım. Yaşayacağım şeye anlam yüklememeliydim. Basit bir pijama ve en rahat eski tişörtümü aldım gece için. Hasarlı bedenimden utanmıyordum. Bedenimin “ben” demekti. Coşkularım, tutkularım, üzüntülerim, yenilgilerim, yengilerim demekti.

Dizlerimdeki çocukluk yaralarından, gözlerimin yanındaki kırışıklıklara, çürüklere, kesiklere, üç çocuklu doğurgan kadınlığımın nişanı; çatlamış göbeğime ve göğüslerime, kaynar suyla yanmış kollarıma kadar… Ben’dim. Hoyratça yaşamıştım. Bir gösterişim yoktu. Ama ne yaşamışsam… Ben, istediğim için olmuştu.

 

Uydurma bir iş toplantısını bahane ettim. Plan yapmamıştım. Soğukkanlılıkla, gideceğim günü ve konaklayacağım oteli bildirdim, o kadar… Yol boyu beklentisizce araba kullandım. Yağmur yağdı bir şehirden diğerine giderken kilometrelerce. İç geçirerek girdim kasabaya… Yalnız ve güçlü… Akıllı ve kararlı. Her an dönebilecek kadar yetkin, korkmayacak kadar bilen, etkilenmeyecek kadar olgun, sevebilecek kadar damıtılmış… “Tam zamanında,” diye düşündüm. Ne öncesi, ne sonrası… Şimdi zamanıydı.

 

Neşeyle gülüp eğlenecektik aslında. Üniversite yıllarından bugüne, açığı kapatacaktık tek gecede. Saate bakma zorunluluğu olmadan, eşlerimizi ve çocuklarımızı düşünmeden, zamanı kaldığımız yerden alıp, paylaştığımız masaya taşıyacaktık. Sevişmek onun da planında vardı elbette. Her zaman pusuda bekleyen bir yırtıcıydı. Avlayabileceği kadar güçsüzsem fırsatı kaçırmayacaktı.

Hava yağmurlu olduğu için mi hüzün vardı? Bilmiyorum. Ses tonu mu kırıktı? Sanki sıkışmıştı. Sanki… Karışmıştı.

 

Değersiz değildi. Gördüm… Gizlediği masumiyete tutuldum. Ne anlattığı değil, nasıl anlattığına baktım. Gelgitlerine… Duygusal anlardan kendini nasıl da hızla kopartabildiğine şaşırdım. Aniden nasıl başkalaşabildiğini saptadım. Kararsızdı. Bana nasıl davranması gerektiğini anlayamamıştı.

Karşılaşmadan önce, internetteki resimlerinden, boyunu, kilosunu, elini, bedenini incelemiştim. Yaşlanmıştı. Kilo almıştı. Başardığını gözüme sokacak denli şıktı giyimi… Kılıfın önemi yoktu. Dünyanın en çirkin, en fakir adamı da olabilirdi. Tam tersi de…

Ama ses tonu bu kadar yumuşak olmasaydı… Olmazdı. Düşünüyorum da; niyet önemliydi galiba. Ben ona değer vermeye gelmiştim… Verdim de. Ama ışığı olmasaydı kaçardım yine; her zamanki gibi...

 

İçişini sevdim. Yok oluşunu. Kendini eritişini… Yavaşlığını… Beklemeyi bilişini… Onunla beklemekten hoşlandım. Gençliğimizde onunla birlikte olsaydım? Hayatı onunla paylaşsaydım ne olurdu, diye düşündüm. Ne bir metres gibi rakı sofrası hazırlardım. Ne de bir eş gibi durmasını söylerdim. Ben… Yine kendi yoluma giderdim herhalde…

Konuşurken, anlatırken, ona dokunmak istedim. Kollarıyla beni sarsın istedim. Sanki geçen yılları birlikte yaşamışız gibi hissettim. Ona çekildiğimi hissettim.

Sahiplenmemek güzeldi. Bir kavşakta karşılaşmıştık. Öncemiz de sonramız da yoktu. Biraz durup soluklanacak, anın tadını çıkartacak sonra yollarımıza gidecektik.

O yolunda gidiyordu körce. Bense görünmez yolda gözlerim fal taşı gibi…

 

“Yukarı çıkalım,” derken, sadece gözlerden uzak olmak istemiştim. Ya da sevişmek… Karar veremiyorum.

Hiçbir erkeği bu kadar arzuladığımı hatırlamıyorum. Yoksa unutmuş muydum? Sanki yerçekimi kalkmıştı da uçuyor gibiydim. Neydi beni bu kadar sarsan? Hangi duygum anlamadım… Bir mıknatısa yaklaşır gibiydim. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Onunla ilgilenmiyordum… Ben… Sadece beni biliyor, beni yaşıyordum.

Elini alıp, iki avucumla tuttum. Göğsümün altına sıkıştırdım. Parmaklarıyla elimi sevişinde şefkat vardı, aşk vardı, sevgi vardı, dostluk, yalnızlık vardı. Kendini nasıl görüyorsan odur yaşadığın... Ben böyle görmek istemiştim. Öyle oldu.

İlk şaşırtan dudakları oldu. Yumuşacık, sıcacık ve kuştüyü bir yastık kadar üzerine serilesi… Konforluydu dokunuşları… Hep… Bedenime yabancı bir ilk temas aradım. Oysa hiç olmadı bu. Sanki beni biliyor gibiydi. Sanki yıllardır birbirimizle sevişmiş gibiydik. Elbette o becerikliydi, tecrübeliydi. Ama sanki onu bana hazırlamıştı hayat. Bedenime, mahremiyetime ve ilklere saygılıydı. Göğüslerimi sutyenimden çıkarıp emişine ve sonra tekrar içine sıkıştırışına bayıldım. Ben soyunmazsam soymayacaktı.

Benim mutlu olmamı istiyordu. Mutluydum ve iyiydim… Sanki benim duygum onunkinden daha önemli gibiydi. Ben iyiysem o bin kat iyi olacaktı. Ben… İyiydim…

 

Sevişmenin, içmenin ibadeti olur mu? Oluyordu işte. Bir sırası vardı her şeyin. Ben bilmiyordum bu sırayı. Şımarıktım, umursamazdım, eğleniyordum, hoşuma gidiyordu. Bir kadın gibi değil de, bir çocuk gibiydim herhalde.

Onu uyarmaya da çalışmadım. Çok harikaydım… Onun kokusunun yanında olmak, onu öpmek, saçlarını okşamak, gözlerine bakmaktan mutluydum. Ve tahrik olmuştum. Sadece… Yanımda olduğu için tahrik olmuştum. O kadar işini biliyordu ki; tam kıvamında dokunuyor, bastırıyor ve çekiyordu. Kendimi ona emanet etmeye bir saniyede karar verdim.

Beni yoklamasına, beni anlamasına izin verdim.

Sarsılışımı, titreyişimi, kendimden geçişimi anladı. Gençken… Çınarlı yolun parke taşlı yokuşunda el ele tutuşabilseymişiz, belki de… Yok… belkisi yok. Şimdi sırasıydı. O zaman değil.

Beni güzel bulmadığını anladım. Ama bana “güzelsin” demesine minnettar kaldım. Ne kadar zarif bir adam, diye düşündüm. Aslında güzeldim de… Çünkü kadındım. Dişiydim. Yapay değildim. İşimde savaşçıydım. Anneydim… Hem de en iyisinden… Sevdiğimi, erkek yapacak tutkumu gizleyebilirliğim, yenilenebilirliğim, değişebilirliğim ve gelişebilirliğim vardı. Bir günü diğerine benzetmeyecek bir aşkla yaşıyordum her günü. Gülümseyerek uyanıyordum her sabaha. Meraklıydım. Kimseyi kendime örnek almamıştım. İnsandım… Elimde adalet terazisiyle kendi doğrumu saçıyordum. Ben… Bendim. Bir başkasının sureti değildim.

Ötekilerin ne düşündüğünün kıymeti yoktu. Onun da beni güzel bulup bulmaması önemli değildi. Ben bir sözcüğün taşıdığı yük kadar değer biçmiştim. Yükün ağırlığını duygum tartmıştı…

 

Tartmış. Yaşamıştım.

İlk adım geçilmişti. O kadehini doldurdu. İkimiz de yarı çıplak, odanın loşluğunda fısıldayarak anlattık; en saklı anılarımızı. Oysa daha iki hafta öncesine kadar birbirimizden haberimiz yoktu. Birkaç ufak mesaj üzerine buluşmaya aniden karar vermiştik. O bile şaşırmıştı sorgusuz sualsiz karşısına çıkmama… Diyorum ya; hazırdım galiba.

Gözyaşlarını öptüm, saçlarını, yüzünü okşadım, gözlerimin içindeki gözleri, mahzun ve sevgi ister gibiydi. Avcı değildi, avdı aslında. Yıkık, kırık… Aşık oldum o haline. Bana teslimiyetine… Gerçekti… Kendisiydi.

Manşetlerini çözdüm. Avuçlarını öptüm koklayarak. Neden bu kadar sevdim?

Gömleğini çıkardım, fanilasını… Bayıldım göğsündeki kır ve sert kıllara. Burnumu dayadım. Kokusunu sevdim. Öpüştük, seviştik, okşadık birbirimizi… Koluna sarıldım, omuzlarına ve göğsüne yapıştım fısıldayarak konuşurken. Ona değmeden yapamadım.

Bir anda karıştık yeniden. Pembe ve zararsız görünüyordu. Tıraşlı ve uysaldı. Her şeyi tam zamanında yapmıştı. Tam zamanında öpmüş, tam zamanında dokunmuş ve tam zamanında beklemişti. Bedeninin bedenime uyumu harikaydı. Beni bırakmayışındaki yumuşak kararlılık bile ona tutulmama yetecek kadar erkeksiydi. Beni uçurdu. Korktum da… Beni zorlamasına izin vermemeliydim. Diğer kadınlarla boy ölçüşmemeliydim. Ben onlar değildim. Bunu anlamalıydı. Kimseye benzemek istemiyordum, kimse gibi olmak istemiyordum… Kimsenin olmak istemiyordum.

Bir eşik vardı. Aşmamalıydık. Aşmadı.

Sabah, gün doğumunu seyrettik. Onun yakamozlu denizine bakmamı, onun dünyasında olmamı ve bundan keyif almamı istiyordu. Ben ise sadece o yanımda olduğu ve benim için çırpındığı için keyifliydim. Deniz değildi, gün doğumu değildi paylaştığımız… Yanyanalığımızdı.

Altın kalpli bir adamdı karşımdaki. Mutluluğu hak ediyordu. Ne aramıştı bunca kadında? Ve ne bulamamıştı? Ya da buldukları çok mu farklıydı ki devam etmişti? Alışkanlıkları takıntıya dönüştüren şey neydi? Bu kadar tüketilmesinin nedeni neydi?

Çözmeye çalışmadım. Benliğime değer biçmeye çalışmak olurdu bu. Bir anıdan bir ilişki yaratmak olurdu… Bir tırtıldı o. Aç ve arsız. Önüne ne kadar dut yaprağı koysan çatlayana kadar yiyecekti. Sonra bir gün yeterince büyüdükten sonra başlayacaktı kozasını örmeye… Kendini mezarında hapsettiğini bilmeden…

 

Yeni günün sesleriyle uykuya daldı. Yanağına sessiz bir öpücük kondurdum. Her saniyesinde aşk olan gecemizi unutturacak kadar kararlıydı içimden geçirdiğim “elveda.” Bir avcıyı avlamıştım. Beni hiçleştirmesine izin vermemiştim. Kendime yenilmemiştim.

Tıpkı bir erkek gibi sevişmiş ve aşkı arkamda bırakmıştım.

 

 

Gökyüzü yağmurla yıkanmış, masmavi bir tebessümle bakar gibiydi.

Hüzünle gittiğim belirsiz yoldan, dudaklarımdaki durduramadığım gülümsemenin zaferiyle dönüyordum.

 

Çağnam Erkmen Perşembe, 31 Mart 2011 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262