
Şehir matlaşıyor, şehir kararıyor. Detaylar siliniyor, detaylar kayıp! Bir kahinin zorlukla da olsa geleceği tahmin edebileceği bu şehirde geçmişi bilmek imkânsız! Her şey o kadar hızlı yenileniyor ve geçmiş hayaletlerinin sisi ve koyuluğu şehre öyle bir hızla çöküyor ki…
Tek bilinen gerçek var: renkli boyaları kaybolup koyu astarlarını gösteren şehrin caddelerinde, sokaklarında insanlar her daim bir makine gibi yaşıyorlar. Oysa tek renk, tek ‘renkli’ olan insanlar… Ama onlar için her şey belli, saatler ayarlanmış onlardan habersiz; kimin hangi sokaktan ne zaman geçeceği, hangi duraktan işine ya da okuluna gideceği, hangi köşeyi döneceği… Kırmızı ışığın yanma süresi gibi kırmızı ışıkta bekleyenlerin sayısı ve kim oldukları bile belli! Eğer insanlar onlardan her istenileni yapar ve bir makine çarkıymışçasına hep aynı şekilde dönerlerse kendi içlerine dönük; yalnız ve sıradan yaşamlarına devam edebilirler. Ama ya bir gün dişlinin çarkı istemeden ‘istenilen’ gibi dönmezse… Geçmesi gereken yeşil ışıkta değil de bir sonraki yirmi saniyelik yeşil ışıklı zaman diliminde geçerse o caddeden bir kadın… Her gün yanından geçip giden ama hiç fark etmediği mavi jantlı bisikletli olan adamla çarpışırsa… Eros aşk oklarını saplayıverirse onlara… İşte o zaman hikâye başlar!
SONUÇSUZ TESADÜF veya NEDENSİZ YİTİRİLEN HAYATLAR
İlk kez işine geç kalmıştı kadın. Büyük bir aceleyle koşarcasına adımlar atıyordu. Dört yol ağzına geldiğinde derin bir soluk aldı, işyeri caddenin hemen karşısındaydı; küçük bir pastane. Işıklar yeşil yanıyordu, etrafına bakmadan caddeye attı kendini ve o anda fren sesini duydu. Başı öne eğik büzüldü olduğu yere. Herhangi bir çarpma olmamıştı. Hafifçe başını kaldırınca mavi jantları olan bisikletle göz göze geldi. Ardından bisikletin sahibiyle… Şaşkın ve ürkek bakışları vardı adamın. Bir şey kadını ona çekiyordu. İçinden kabarıp gelen duyguyu anlamlandırması güçtü, tarifi güçtü bunun. Adam; kadına yardım etti, kaldırdı yerden ve bisikletine atlayıp hızla gitti.
Kadın artık yerde değildi, ayakları yere basmıyordu. Kanatlanmışçasına geçti dükkanına. Tezgahın arkasına geçip önlüğünü giydiğinde bu anı yeniden düşündü; gözlerini düşündü, gülümsemesini, bir daha göremeyeceğini… Umutsuzluk kapladı yüreğini.
Ertesi sabah kırmızı ışıkta bekliyordu kadın. Yine geç kalmıştı. Yine işyeriyle arasında bir cadde kalmıştı. Yeşil yandığında yaya geçidinde yürürken olanca hızıyla yanından geçti mavi jantlı bisikletli. Şaşırdı kadın. Bu tesadüften çok mutlu oldu. Ve içinde bir düşünce uyandı: “Acaba yarın da geçer mi bu saatte?”
Ertesi sabah, ertesi sabah…. Bu sefer bilinçli olarak gecikti kadın ve bu sefer ışıkta bekliyorlardı. İkisi caddenin iki ucundaydı. Arkalarında yeşil ışığın yanmasıyla karşıya geçmek isteyen sabırsız insan grupları. Adam karşıya doğru bakıyordu, kadın karşıya doğru. Kadın göz göze gelmeye çalışıyordu. Yüzünde tebessümle bekliyordu. Tam elini kaldırıp selam verecekti ki yeşil yandı. Arkasındaki kalabalığın hızlı adımları ve itiş kakışıyla öne doğru atıldı. Kadın noluyor diyemeden bisikletli yanından tüm hızıyla geçti caddenin öte yanına.
Günler, belki aylar geçti. Üç vakit geçti belki süresi bilinmeyen. Yine pek çok şey unutuldu. Skandallar, savaşlar, türlü hikâyeler ve aşklar unutuldu. Hepsi yine bir sis bulutu olup çöktü şehrin caddelerine. Bu sis içinde ne kadın bir daha bisikletli adamı gördü, ne de adam kadını… Adam kırmızı tişört, kadın o mavi jantın mavisinde kazak giymesine rağmen…



