Not: Bu yazılanlar gazeteci dostum Ana L. Valdés’in Cenin Kampı başta olmak üzere yaptığı Ortadoğu turu hakkında bana anlattıklarından uyarladığım kısa bir özettir.
Hızlı, daha hızlı… Etin yanarken koşarak nefesini kaç saniye tutabilirsin? En çok yedi saniye. Hiç değişmez. Bombalar havada infilak ederek, tersine patlayan havai fişekler gibi beyaz izler bırakan onlarca kolla sokağa iner. Sokaktakiler önce tökezleyerek yere düşer, çektikleri ilk nefesle beyaz fosfor soluk borularını dağlayarak birbirine yapıştırıp, ciğerlerine akar. Sonra büyük bir hızla ciğerlerini de yakar, ta ki onu eritip diğer organlarına, oradan göğüs kafesine, oradan tenine ulaşana kadar. Bu sırada çoğunlukla hayattasındır. Yarım saat sonra geride küller, bembeyaz, neredeyse cilalanmış kemikler ve hiç yanmamış elbiseler kalır. Yanmış köpeklerin cesetleriyle yan yana yatarlar.
Duman dağılınca ellerinde plastik market poşetleriyle çocuklar peydah olur. Kalan kemikleri tek tek toplayarak cesedin sahiplerine götürür, yas evinden bahşiş alırlar. Çocuklardan birine bu cesetlerin kime ait olduğunu nasıl anladıklarını sordum. İnsanlar evden çıkmadan birbirlerinin elbiselerini ezberlerler dedi. Poşusundan, pantolonundan, gömleğinden kim olduğunu anlarız. “Ortadoğu’nun DNA testi bu” dedi bir arkadaşım acı acı gülerek. Çocuğun eldiveninde yanmış et parçaları vardı ve benle konuşurken ovuşturarak kazıyordu.
İnsanlara kameralarla birçok şeyi gösterebilirsiniz ama kokuları asla. Normal bir hayat yaşanan memleketinizden, buralara gelip de bir bombardıman sonrası gezdiğiniz sokaklarda yerde yatan yanmış çocuklardan gelen neredeyse leziz et kokusu burnunuza ulaştığında, benliğinizin ciğerlerinizi nasıl bir hızla durdurduğunu insanlara anlatamazsınız. Çöktüğünüz yerde, hemen oracıkta ölmek ve bir dahaki nefesi çekmek zorunda kalmamak için dua edersiniz.
Hızlı, daha hızlı. Araba; şoförü keskin nişancı ateşiyle vurulmuş bir şekilde yolun ortasında duruyor. Sıhhiyelerden biri hızla arabaya koşuyor, biraz sonra kürek kemiğinden vurulup yere düşüyor. Vurulanlar büyük bir acıyla bağırıyor, doktor sokağın başından bağırarak onları sakinleştirmeye çalışıyor, yerde yatan sıhhiyeye bir kurşun daha isabet ediyor, adam yerden bir avuç toz kaldırarak sarsılıyor ve aniden susuyor, sadece arada sol bacağı kıpırdıyor.
Altı gündür elektrikler yok. Hastanenin morgundaki cesetlerin hepsi şişmiş durumda ve doktorlar, bir salgın çıkması korkusuyla askerlere jeneratör için yalvarıyorlar. Hastaneden çıkıp üç duvarlı bir eve gidiyoruz. Kadın iki haftadır suların kesik olduğunu söyleyerek üstünün başının kirliliğinden dolayı bizden özür diliyor. Üstüm başımdaki pisliği gösterip gülerek onu teskin etmeye çalışıyorum. Ev son bombardımanda yıkılmış. Hala taksitlerini ödediği giysi dolabı paramparça olmuş, dediğine göre üstüne kapaklanıp onun hayatını kurtarmış. Yere bir örtü sererek zaten az olan yemeklerini bizimle paylaşıyorlar. Sohbet ediyoruz, her şeyi bağırarak anlatıyor, fotoğrafını çekmek istediğimde üstünün başının kirliliğinden dolayı reddediyor uzun süre ama birkaç poz çekmeyi başarıyorum. Evden çıkarken cebimden biraz para çıkartıp kadına vermek istiyorum, büyük bir hakaret etmişim gibi suratıma bakıyor. Parayı cebime geri koyuyorum.
İnsan buraya geldiğinden itibaren, buradan gidip bu insanları acılarıyla beraber terk etmek istiyor. Öyle egoistçe, öyle adice, hemen kaçmak. Hızlı, daha hızlı…



