anasayfa altTema Hızlı Daha Hızlı Merkezî Asansör Benliği


Merkezî Asansör Benliği

e-Posta Yazdır PDF

Alışveriş merkezinin girişinde gittikçe genişleyen yatay kuyruğu aştıktan sonra, güvenlik kontrolünden iki kere -detektörü öttürerek- geçti, hızlıca tarandı, ondan evvel içeri kabul edilen çantasını telâşla kaptı, üç büyük adım attı ve olduğu yerde durdu. Derin olmayan bir nefes aldı çünkü acelesi vardı. Evet, acelesi vardı, üstüne üstlük bir de kararsızdı. Yanından geçen uğultulu insan gövdelerinin hızlı ve kendilerinden emin adımlarla belli hedeflere doğru dağıldıklarını gördükçe seçenekleri çoğalıyor, her bir seçeneği kafasında tarttıkça kararsızlığı ile beraber acelesi de artıyordu. Bulunduğu noktayı zihninde sabitlemeye çalışmasına rağmen, çevresindeki dış uyaranlara karşı vereceği mücadelenin sonunda etkisiz kalacağını duyumsayınca, yürümeye karar verdi. Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü. ‘Uzay mekiğinde macera’ adlı bir etkinliğin devasa afişinin önünde kümelenmiş çocukların yanından geçti. Yürüdü. Nereye gideceğini bilmiyordu. Yürüdü. Johnnie Walker’ın keep walking sloganıyla kaplanmış asansör kapısının önüne geldi. Hemen yanında, yanan çağrı düğmesine inatla tekrar tekrar basan bir adam gördü. Adam homurdanarak uzaklaşınca, o da, bir taraftan çıkarken diğer taraftan inen ama adı yürüyen merdiven olan mekanik tesisat üzerinde ilerlemeye karar verdi. Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü. Yürüyen merdivenin önüne geldi, adım attı. Basamakları tırmanmaya başladı; böylece yanından geçtiği merdiven hızındaki diğer insanlara, onlardan daha meşgul biri olduğu izlenimi vermiş oldu. Hem asansör hemen gelmeyecekti, biliyordu, asansör öyle çabucacık gelmezdi, o yüzden de önü hiç boş kalmazdı. Nitekim, homurdanarak uzaklaşan o adamın ardından, takım elbiseli bir iş adamı elinde spor çantasıyla asansörün önüne geldi. Cebinden telefonunu çıkardı, baktı. Melike aramıştır ama duymamışımdır diye. Melike aramamıştı. Asansörün yanan düğmesine bastı. Telefona tekrar baktı. Annesi ile Melike’nin anlaşıp anlaşamamasının bir önemi yoktu, nasıl olsa anlaşacaklardı, anlaşmalılardı, anlaşamazlarsa, anlaşmadılarsa ararlardı onu çoktan, hem Melike arardı hem annesi, annesinin uygun gördüğü o şık ithal malı kanepeyi Melike’nin beğenmeyeceğini o kadar iyi biliyordu ki, annesinin aldığı yüzüğe bakıp, bana bunu mu layık görüyorsun dememişti ama der gibi süzmüştü ya ne fark eder artık, yine de zamanı gelmişti, iphone cep telefonunun hızlı bağlantısıyla Twitter’ı açtı. Cep telefonu değiştirir gibi araba değiştirme karşılaştırmasını kullanmaya başladı beri zaman algısı tuşlara tıklama hızı üzerinden ilerlemeye başlamıştı. Asansör bekliyorum, yazdı. Asansörün yanan düğmesine bastı. Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü. Bir üst kattaki yürüyen merdivenin önüne geldi, adım attı. Hemen sağ tarafa geçip medeni bir insan olduğunu kanıtladıktan sonra, Melike’nin onu aramamış olmasının işaret edebileceği farklı açılımlar eşliğinde hafif kamburu çıkmış bir kadın asansörün önüne geldi. Elindeki süpermarket poşetlerini bacaklarının arasına sıkıştırdıktan sonra çantasının dibinde ezilmiş makaronlardan birini zorlukla çıkarıp, kimseye fark ettirmemeye çalışarak ağzına attı. Bayram tatilinde gittikleri üç günlük Paris turunun özeti kesik ama net bir şerit halinde hızla zihninden akmaya başladı. Tur rehberi. Sevimli çocuk. Hoş geldiniz. Turumuzun çantaları. Bir örnek. Fransa’nın para birimi. Euro. Şehir turu havalanından başlar, otelimizde son bulur. Bakınız: Eyfel kulesi. Resim çekin, mola on beş dakika, isteyen sonradan gelip tepesine çıkabilir. Bknz. Louvre müzesi. Üçgenin önünde grup resmi çekelim. Bknz. Şanzelize. Şarkıyı mırıldanalım. Bknz. Notre-Dame kilisesi. Kamburu. Bknz. Opera binası. Önüne park edemiyoruz, arka sokakta durup yürüyeceğiz; dağılmayalım lütfen. Turumuz bitti. Şimdi otele yerleşeceğiz, son olarak bknz. Galleries Lafayette, bundan sonra bu bölgede vakit geçirecek hanımlar. Kankan gecesine katılmak isteyenler form doldursun. Özel dans. Kurbağa bacağı isteyelim, aç kalırsak hep beraber Mcdonalds’a gideriz buradan çıkıp. Laduree pastanesi işte bu bahsettikleri, zamanında çok mühimmiş, makaronları meşhurmuş. Bizim acıbadem kurabiyesinin renklisi, aromalı ve pahallı. Mutlaka alalım. Geniş geniş caddeler. Çok majestik. Ha bizimkiler değil mi bunlar? Vallahi onlar. Çantadan tanıdım. Koca Paris’te aynı lokantaya gelmişiz. Çıkışta beraber otele yürüyelim de hazmedelim. Seine nehri dedikleri bu muymuş? Boğazın yanında bok rengi dere ayol. Aile gibi olduk ne güzel, dönünce de görüşelim. Hep beraber. Türk mahallesi mi, saçmalama, buraya kadar döner yemeğe mi geldik? Hem hediye almadan hayatta geri dönemem İlhan, paramız kalmadı diyerek asabımı bozma. Eyfel kulesine kar yağarken alacağım beş tane, söz verdim. Şu sanatçılar tepesinde portemizi çizdirmeden de dönmeyelim lütfen. Makaronun lezzeti damağında erimeden bir tane daha almak için elini çantasına daldırdı ve az evvel yediğinin, gıcırdayan naylon poşetin içinde kalan son makaron olduğunu fark edince, asansörün yanan düğmesine bastı. Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü. Bir üst kattaki yürüyen merdivenin önüne geldi, adım attı. Ayaklarını aynı hizaya getiremeyince biraz dengesi bozulur gibi oldu ama adımlarının savrukluğunu kimseye çaktırmamayı başardı. Melike’nin kim olduğunun çok da önemi yoktu aslında, Dubai borsasının düşüşündeki etkinin yaratacağı tepki bolluğu içinde her zaman bir seçeneği olabilirdi, bir dahaki bayrama kadar kredi kartı harcamalarını azaltıp Prag turuna katıldıklarında, İlhan ne derse desin lezzetli anılarının daha uzun sürmesini garanti altına alacaktı, daha çok ama daha ucuza giysi alacakken, daracık kot pantolonunun altındaki yüksek topukların sesiyle asansörün önüne yanaşan bir genç kız, narçiçeğiyle kırmızı arasında kimlik karmaşası yaşayan ojelerini kemirmeye başladı. Elele ve Elle dergilerinin o ayki sayılarını karşılaştırıp, kapakta olsaydı verebileceği pozları hayal ediyordu. Bir dahaki sigara molasının ne zamana denk geleceğini hesaplayıverdiğinde, aklına gelen palto hadisesiyle birlikte bedeninde engebeli bir ürperti hissetti. Gelmiş bana paltonun cebindeki deliği soruyor. Neredeki? Şuradaki. E peki niye delik? Niye? Niyeyse niye, yetti be. Neymiş efendim, pazar günü öğlene kadar mağazaya geleceksiniz ama işimiz yok, dükkân kapalı, sayım da yapmayacağız, boş boş oturacağız, toplantı ayağına nutuk atanları dinleyeceğiz, maksat tatil günü sabahın köründe söylenerek kalkın, disiplin, disiplin, disiplin. Evde disiplin, mağazada disiplin, o kıytırık mahalle kuaföründen daha iyisine gitmeye başladım da ne oldu, falcı burun ameliyatı demedi mi, burnumun çirkinliği de görece ya, yaptıracağım ileride, kafama kakıp duruyor herkes, eh tabii iş zengin kocaya bakar, bakar bakar da bana bakan yok burada, ablam haklı işte daha iyi bir semtte iş bulmam lazım, iyinin iyisi var, dahası var, hep daha fazlası var, benim ne eksiğim var, ben de bugün… Yukarı çıkacaktı ama aşağıdaki düğmeye de bastı. Hem yukarı hem aşağı. Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü. Spor yaparken bünyesinden atacağı toksinlerin eksik kalan yerine ne kadar aroma tıkıştırırsa tıkıştırsın, süpermarketin indirim kuponunda yazılı sıfırdaki eksik fazlasının dengesinde yol açacağı kaymalarla gittikçe uzayan ve sonu gelmeyecek bir anlaşılmazlık durumunun içinde hapsolacağını bilmesine rağmen, o Allahın cezası asansör bir türlü gelemedi. Nefes nefese kaldı. Az ileride buharlaşan yemek kokularının tortusunu da gözeneklerinden içeri aldıktan sonra hiç alışveriş yapamadığını fark etti ve daha da kötüsü, oraya gelme sebebini unuttu. Çıkmaya karar verdi. Asansöre doğru ilerledi. Kapısı kapanmasın diye kenarına alüminyum bir kova dayanmış asansörün içindeki reklâm panosunun önünde duran bir adam gördü. Yanaştı. Adam homurdanarak konuşmaya başladı. Valla bilmiyorum abla ama biri yumruk mu atmış ne halt etmişse asansörün içi cam kırıkları, al işte, hadi temizledik şimdi böyle bırakılır mı, söktüm çerçeveyi, buyur geç, dedi ve uzaklaştı. Asansörün içine girdi. Bir kısmı yırtılmış afişin üzerindeki uçağın başına, kuyruğuna, yok olmuş gövdesine ve hemen altında yüzü gözü dağılmış cümlenin içinden ona sırıtan ‘bedava’ kelimesine baktı. Çıkış katına bastı. Asansörün kapısı kapandı.

Alıcısı olmayan vericilerin artık bir anlam ifade etmediği noktada küçüldü.

Kelimelerin tümü. Hiçbiri. Herhangi biri. Twitter Times’da salçalı kanepe makalesi. Makarası bozuk makaron. Kurbağa bacağından bir rüya. Pastırmalı pastoral ojesi. Uzayda mekik çeken çocuk. Benlik onluk yirmilik. Baş dönmesi. Zincirleme tamlayanın tamlananı, bir belirtili bir belirtisiz para tamlaması. Kafasına her an düşme ihtimali olan insan parçası. Hareketsiz. Asansörün kapısı açıldı. Bekleyenler birbirlerini itekleyerek içeri girdiler. Çıkmak istedi. Kendinden fazla yer kaplayan spor çantası. İtiş kakış poşetler. Yere saçılan sigaralar. Geride kaldı. Pardon, dedi. Kısık sesle. Duymadılar. pardonaffedersiniz. Umursamaz bakışlar. Biraz ilerledi. Tam çıkacakken astronot giysileri içindeki bir grup anaokulu çocuğu ellerindeki broşürleri yuri-gagarin-yuri-gagarin diye sallayarak içeri doluştular. Kabindeki numaralanmış düğmelere tekrar tekrar tekrar bastılar.

Asansörün kapısı kapandı.

 

 

Aylin Sökmen Pazar, 20 Aralık 2009 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Aylin Sökmen

1979 İstanbul doğumlu. 2007 altkitap öykü ödülü 'Bitmeyen' adlı öyküsüne verildi. Salt Okunur (2009) adlı bir öykü kitabı var. Yazar hakkında detaylı bilgi: Aylin Sökmen

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Paranoya". Paranoya temalı çalışmalarınızı 25 Mart 2010 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz:altTema

gelecek-tema-gorseli-paranoya