“Nergis üst kapı,” diye bağırdı Kemal Dayı.
İsmail yarım dakika önce daldığı uykusundan irkilerek uyanmıştı telefonun sesiyle. Parmaklarının ucundan kurtuldu kurtulacak sigarasının biriken külünü silkeledi. Ağzındaki kötü tadı daha da berbatlaştıracağını bile bile son nefesi çekip, söndürdü sigarayı. Araba yedek parçası pazarlayan bir firmanın takvimindeki rulman, keçe, kayış, radyatör resimlerine bakarken, yorgunluktan unuturum korkusuyla çok zor bir ezberi kafasına yazıyormuş gibi mırıldandı: “Nergis, üst kapı.”
Sıra onundu. “Yasemin Hanım istemiş olabilir mi taksiyi?” Düşüncesi bile elini ayağını kesti bir an için, sonra yüzünü yıkamak için lavaboya doğru seğirtti. Taksi durağının loş havasıyla çelişen parlak kırmızı boncuklu perdeyi havalandırıp helâya girdi. Kışın ortasında donmuş boruların getirdiği buz kesmiş suyu, yüzüne çarptı ardı ardına. Soğuktan uyuşan eliyle zorlukla kapattı musluğu. İçi ürpererek yüzüne baktı sırları dökülmüş aynada. Boncuklu perdenin şıkırtılarını dinlerken, damlaların kirli sarı sakalının arasından yol bulup çenesinin çukurunu doldurmasını seyretti. Tıraş olmayı düşündü ama müşteri erken çıkarsa sitenin kapısına, bekletmek olmazdı.
Daha fazla oyalanmadan odaya geçti. Kemal’e, kimdi arayan, diye soracakken vazgeçti. Hiç belli etmezdi, Yasemin’e olan ilgisini duraktakilere. Hep dikkat etmişti bir söz olmamasına. Kadın siteye ilk taşındıktan sonra, aralarından biri çıkıp abuk subuk laflar eder de, dayanamayıp boğazına yapışırsam diye korkmuştu.
Ama Allah’tan bir gece gençten bir şoför siteden aldığı başka bir kadını anlatmaya başlamıştı ağzının suyu akarak da, “Ekmek yediğin yer ulan burası,” diyerek öyle bir paylamıştı ki herifçioğlunu, bir daha kimse gıkını çıkaramadı.
Çevik bir hareketle yarı çıplak kadın resimlerinin arasında montunun asılı olduğu çiviye uzandı. Siyah balıkçı yaka kazağının üstüne gocuğu geçirirken cebindeki hediye paketini yoklayıp kapıyı açtı. Gece boyunca pencerelerinin arasından uğuldaya uğuldaya içeri sızan rüzgâr, kendisine sunulan bir kurban gibi karşıladı Çakır İsmail’i. O ise umursamadan arabaya atladı.
Sitenin kapısına vardı bir dakikada. Gelen giden yoktu. Bu saatte arayan genelde havaalanına giderdi, bazen de otobüs garına. Güne kazançlı başlayacağına sevindi. Yevmiye dışında kazandığı yüz elli liranın üstü onundu çünkü. Havaalanına müşteri aldığı günler, ne yapar eder akşama kadar çıkardı yüz elli kâğıdın üstüne. Kulübede uyduruk bir elektrik sobasıyla ısınmaya çalışan site görevlisine selam verdi. Adam bir hayalet gibi belli belirsiz karşılık verince, bu adamcağızın da dışarıda çalışan, her gün yeniden yollara dökülen binlerce insan gibi, olduğu yerden çok uzaklarda olan aklıyla dayandığını düşündü yaşadığı hayata. Anası, “Oruç tutana Allah sabrını verir.” derdi ya, bu da öyle bir dayanma gücüydü İsmail’in gözünde. Kim bilir, neredeydi bu adam şimdi? Sevgilisiyle gittiği deniz kenarındaki çay bahçesinde içtikleri çayı kim bilir kaçıncı kez içiyordu düşünde? Kaçıncı kez elini tutuyordu ay yüzlü sevgilisinin? Peki, bir düş kaçıncı seferden sonra bulanıklaşır, görülmez olurdu acaba?
O da Yasemin’i düşündü. Neredeyse bir yıl olmuştu siteye taşınalı. İyi müşterileriydi. Çok koşturacağı günler arabayı çıkarmaz, taksi çağırırdı avukat hanım. Şehrin trafiğinde pek çok gün yârenlik etmişlerdi. İlk arabaya bindiği günü hatırladı. İsmail konuşamamıştı; kekelemekten korkmuş, daha çok şuradan gidelim gibi isteklere kafa sallamış ya da sadece ‘evet’ falan diyerek atlatmıştı o günü. Çakmak Mahallesi’nden İsmail… Şoför arkadaşlarının, “Sana vurgun Çakmak kızlarını sıraya dizsek, boğaza üçüncü köprü olur,” diye kıskançlıkla takıldıkları Çakmak’lı Çakır İsmail’i, önünde nutku tutulan kızların ahı tutmuştu sonunda.
İkinci kez almaya giderken söz vermişti kendine, sakin olacaktı. Kısmen başardı da. Üç beş görüşmeden sonra da ilk gördüğü anlar sayılmazsa daha bir rahatladı. Yasemin de onunla konuşmaktan gün geçtikçe daha çok hoşlanıyordu. Hiç duymadığı şeyler dinledi ondan. İsmail, köpeklerin insanı rahat bırakmayacağı için bir köye destursuz girilmeyeceğini; kangalların geceleri kilometrelerce koşup, dere tepe geçerek başka köylere ulaştığını anlatırken bir belgesel seyrediyordu bozkırı andıran erkeğin yüzünde. İsmail’in her bir mimiği doğanın bir haline dönüşüyordu anlattıkça. Gülünce tomurcuklar açıyordu kırlarda, üzülünce incecik bir yağmur üşütüyordu ortalığı.
Hangi otların zehirli, hangilerinin şifalı olduğunu öğrendi sonra. İsmail’in anacığının eskiden nasıl portakal reçeli kaynattığını, nasıl patlıcan turşusu kurduğunu dinlerken, taksinin camından geçip gittikleri sokaklara dalıyor; kadın kadına sohbet ediyorlarmış hissine kapılıyordu Yasemin. Erkeğin arada çatallanan sesi, gerçeğe çağırmaya yetmeyince, hızla dönüp bu uzun adamın avurtları çökük yüzüne, anlattıkça oynayan âdem elmasına bakar; ama süre gelen sohbeti bu adamla yaptığına yine de inanamazdı.
Sıkıntılı bir rüyanın ertesi günü İsmail’e rüyasını anlatmıştı Yasemin. İsmail rüyayı yorumlarken yüzü toz bulutunun sarısından gümüş ışıltılı bir gölün rengine dönmüştü o sabah. Yasemin’in gözünde rüyasında gördüğü çöl, yolunun sonunda vardığı tren garı, bulanık suya düşürdüğü mürekkep hokkası, başka anlamlara işaretlerdi artık. Onun rüya yorumlamasını dinlerken maviye çalan bir pembelik yayılırdı yanaklarından, bir güler bir uzaklara dalar, en son kuş gibi hafifleyip inerdi taksiden.
İsmail bagajın açılma sesiyle irkildi. Onu uyandırmadan çantasını yerleştirmeye çalışırken yakaladı Yasemin’i.
Elinden kaparken yükünü “Günaydın,” dediler aynı anda birbirlerine. “Harem’e, otobüse,”dedi Yasemin.
Onun taksi istediği içine doğmuştu ama yine de şaşırdı karşısında görünce kadını. Her karşılaşmalarında olduğu gibi inceden bir ter bastı İsmail’i.
Yasemin’in içi geçti hareket etmelerinden birkaç dakika sonra. İsmail uyanıklığında sıkça gözlerini kaçırdığı bu bembeyaz yüze doya doya baktı taksinin loş aydınlığında. Çiğ düşmüş, ufka uzanan buğday tarlasının derinliği vardı yüzünün her kıvrımında kadının. Dudaklarının kıyısına yerleşmiş gülümseme, uzun yollar aşıp dağların dinginliğini getiriyordu sanki düz ovaya. Hüznü bilen, bilmenin kazandırdığı ılık bir erinçle uyuyordu Yasemin. Şimdi uyanık olsa, eh bir de keyifli olsa, ormanın ortasında bir görünüp bir kaybolan pınar gibi bir belirip bir yok olacaktı gamzesi, burnunu oynatacaktı heyecanlanınca, akıntıya tutulmuş bir nilüfer salınacaktı o konuştukça.
Lise yıllarında da âşık olup dururdu İsmail. Ama hayalle gerçeğin iç içe geçtiği o eski günlerde rüyasında bile eline dokunamadığı o kızların aksine, Yasemin’i taksiden indirince; kadını küçük bir havuzun ancak kendini serinlettiği taş bir avluya koyardı, güpegündüz kurduğu düşlerde: Kadının boynunda biriken boncuk boncuk teri silerken incecik bir rüzgâr eser, ürperirlerdi.
Basbayağı karısı olduğunu düşlerdi işte. Ne olurdu Çakmak’ın kızlarından biri olsaydı Yasemin. Aksini aklı almıyordu, avukat olsaydım onun gibi de başka koşullarda tanışsaydım, diyemiyordu bile İsmail. Babasını kaybedince her şeyi satıp savarak geldikleri köylerine de dönememişlerdi. Okulu bırakmış, inşaatlarda duvarcılık yapmıştı. Asker dönüşü liseyi dışarıdan bitirmiş, sonra endüstri mühendisliğinin gece programını kazanmıştı. Üstüne üstlük ikinci seneyi de takıntısız geçmişti ama insanların arasındaki görünmez duvarları, ne eğitimin ne de parası olsa paranın yıkamayacağını çok önceleri öğrenmişti. Kurduğu hayal kolayıydı, Yasemin Çakmak’tan bir esnafın kızıydı mesela. Okulu bitirirdi, belki uzak bir kasabada bir fabrikaya girerdi. Kızı isterdi babasından. İki yakasını birleştirince de, kasabanın dışında manolya ağaçlarının gölgelediği avlusu olan küçük bir ev bile yapabilirdi. Vardiyadan dönünce Yasemin karşılardı onu. Güneş vururdu kadının kollarına, dışarıda buğday tarlaları yanardı sıcakta. Ona doğru salınarak yürürken beyaz entarinin içinden vücudunu seçer, ilerde mavi gökyüzü beyaza döner, ufku gizlerdi.
Araba, onca dikkatine rağmen ufak bir çukura girip yaylandı. Yasemin huzursuzca kıpırdadı. İsmail’in onu Adliye’nin önüne bıraktığı günü düşünüyordu. Kıpırdamayan bir trafiğin ortasında taksiden inmiş, dalgın dalgın binanın girişine doğru yürüyordu. Yalçın gülümseyerek onu seyrediyordu. Nişanlanacağı flörtünü görmesini istemedi İsmail’in. Ona ilgisini hissediyordu, yani belki görse daha iyi olurdu, rahatlardı, gider anacığının göstereceği dünya güzeli bir kızla evlenirdi, ama böyle görsün istemedi…
Ona ne oluyordu peki? Yani dünyada olacak iş değil de neden hoşlanıyordu bu adamı sabahları görmekten? Sohbetten öte ilgisini kendine itiraf etse sanki dünya âlem duyacaktı, en önde de babasıyla annesi. Ne derdi, nasıl köpürürdü kim bilir babası? Ne derdi peki anneciğine?
“Anne, içim ısınıyor bu adamın yanında, ormanın içinde el ele koştuğumuzu gördüm rüyamda. Bir derenin şırıltısı çağırıyordu bizi, güneş sızıyordu sık dalların arasından üstümüze. Bu rüyanın anlamını biliyor musun anne,” dese kadıncağız ne yapardı acaba?
Dayanamayıp kahkahalarla güler miydi yoksa ciddiye alır mıydı anlattıklarını? Bunları konuştukları mekân şüphesiz salonu olurdu Semiramis Hanım’ın. Camın önündeki iki berjere oturmuş sohbet ederlerken alıştıra alıştıra konuya gireceğim, diye söz verirdi kendine, ama sonra bir anda dökülürdü Yasemin. Boğazı geçen bir şilebi seyrederdi konuşurken, annesinin gözlerindeki hiç bir ifadenin yükünü taşımayacağını bildiğinden kafasını çeviremezdi. En iyi olasılıkla, Semiramis fincanını sehpaya bırakırken konuşmaya başlamadan, kızını kırmayacak ama aklını başını toplatacak bir sözün kelimelerini seçmeye çalışırdı. Sonra, olur da kendini tutmayı becerirse bir şekilde, “Sen bilirsin,” derdi sadece, ama sesi hayal kırıklığını saklayamazdı.
Bir gün bile onları şaşırtmamış, hep kendinden bekleneni yapmış Yasemin’in aklına o anda İsmail’in bir duvar halısını betimlemesi gelirdi. Ceylanın su içerkenki tedirginliğini, gözlerindeki ürkekliğini anlatırken karşısında, hem ceylan olmuş dere kenarında avcısı ile göz göze gelmiş, hem halıyı dokuyan kadın olmuş tezgâhın başına oturup göz nuru dökmüştü. Hiçbir erkekte görmediği sezgi gücünü, basit bir olaya bin bir açıdan bakışındaki farklılığı anlatırken annesine, belki de önce kendisini bir kez daha ikna etmeye çalışırdı.
Adliyenin önünde o gün, bir müvekkilinin hasmı silahı doğrultmuştu Yasemin’e. İsmail’in taksiden inişi, aralarına dalışı, Yalçın’ın uzaktan kendini kollayarak yaklaşması geçti gözünün önünden. Nasıl bir sevgi bunu yaptırabilir? Gözünü kırpmadan namlunun önüne ne attırabilirdi ki insanı? Sonra polislerin adamın elinden silahı alışını, ona bir şey olmadığı için İsmail’in gözlerinin içindeki mutluluğu, bir daha olur mu endişesinin derinliğini düşündü Yasemin.
O olaydan sonra teşekkür etmesinde bile Yasemin hep bir mesafe koymuştu aralarına. Pekâlâ, bir maceraya girebilirdi kadın onunla. İkisi de daha çok gençtiler ama böyle bir şey olup biterse, kendisi atlatsa bile İsmail’in bundan bir daha hiç kurtulamayacağını, annesinin gösterdiği hiçbir kızı gerçekten beğenmeyeceğini, bir kızı sevip evlense bile içinde hep bir eski özlemin kalacağını düşündüğü içindi bu.
Yasemin sıkıntıyla gözlerini açtı, sahil yolundaydılar, karşı kıyının ışıklarını seyretti gün ağarırken. Başka bir yerde, başka bir zamanda karşılaşsaydı bu adamla ya. Durmadan yol alsalardı, yeni kentler görselerdi. Her yeni günü başka bir yerde karşılasalardı. Geceleri başını omzuna dayasaydı, yıldızlara bakıp yol bulmayı anlatsaydı ona İsmail. Bu Kraliçe, bu da Kral takımyıldızı diye başlayıp hikâyeler uydursaydı, efsaneler okusaydı eski kitaplardan.
İsmail Yasemin’in dışarıyı seyrettiğini görünce, nasılsa artık cesaretini toplayıp cebindeki paketi çıkarıp arka koltuğa doğru uzattı.
“Bunu annem ördü, sizin için, doğum gününüzdü birkaç gün önce, öyle söylemiştiniz,” dedi.
Yasemin özenle seçilmiş kâğıdı dikkatle açtı. İsmail’in gerçekte annesine, anacığım, dediğini geçirdi aklından. Oturduğu sitenin birkaç kilometre aşağısında daracık bir yolda, gecekonduların yerine yapılan yeni ama soğuk, olabilecek en ucuz şekilde dikilmiş, eğreti, ruhsuz bir apartmanın soba kurulu tek odasında bir cumartesi akşamı ana oğul oturmuşken; anacığı, bitti oğlum, demiş olmalıydı bu eldiven için. Paketin içinden çıkan yarım parmak yeşil eldivenleri hemen giydi. İsmail başka renk bir eldivenini görmüş, annesine tarif etmişti herhâlde. Annesinin büyük olasılık, “Ama böyle parmağı kesik, ısıtmaz ki,” dediğini düşünüp sevecenlikle gülümsedi.
Sahil tarafında ilk vapur çıkışını karşılamak isteyen bir salepçi seyyar arabasını itiyordu.
“İsmail,” dedi Yasemin “Benim vaktim var, salep ısmarlayabilir miyim sana?”
Hemen durdu İsmail. Dışarı çıkıp birer salep aldılar.
Salebin dumanı nefeslerine karışırken, tarçın kokusu burunlarında, plastik bardağın sıcaklığında ellerini ısıttılar. Kız Kulesi bir çocuğun sabaha sarkan düşüne takılıp kalmış bir masal şatosuydu şimdi, Yasemin şatodan kaçan prensesti işte, yan yana durmuş akıntıyı seyrediyorlardı. Yasemin dönüp İsmail’e baktı. Yeşil eldiveninden fırlayan parmaklarını avucunun içine alsa şimdi, dünyanın tüm yeşillerini anlamsız kılan gözlerini seyretseydi doyasıya.
Köyünün az ilerisindeki uçurumu düşündü. ‘Damla’ derlerdi aşağısındaki mağaraya, aşağı baktın mı bin bir türlü ağacın yeşilini görürdün baharda. Rahatlatıcı bir ot kokusu yükselirdi yukarıya. Durmadan su damlardı kayalardan, hep serindi aşağısı. O mağaranın ağzında gördüğü bir yaprağın yeşili, şimdi üstündeki gözlerin yeşiliydi, ama yine bir türlü hatırlayamadı o yaprağın çiçeğinin adını.
Yasemin İsmail’in yüzüne sinmiş hüzünlü erince bakıp lafı ne kadar dolandırırsa gideceğini söylemenin o kadar zorlaşacağını sezip, “İsmail, ben taşınıyorum başkente, orada çalışmaya karar verdim, şartlar işte,” dedi acele acele.
“Senden kaçıyorum; denemeye, emek vermeye, kırk tür zorluğa direnmeye, insanların söyleyeceklerini duymamaya gücüm yok, anlıyor musun, hiç gücüm yok. Ama bırakma beni, ne olur izin verme gitmeme,” diye bir iç ses çırpınıyordu ama gerçekte bir kelime daha çıkamıyordu ağzından.
İsmail’in gözleri karardı; dipsiz, ser veren sır vermeyen bir kuyuydu artık. “Sizin için hayırlısı,” diyebildi yutkunarak.
Harem’e gelince vedalaşmak için İsmail de indi arabadan. Birkaç kere daha gelecekti eşyanın falan taşınması için elbette. Ama ikisi de bir daha karşılaşmamak için ellerinden geleni yapacaktı hiç şüphesiz. İsmail artık, kadına bakarken, aralarındaki yola dalıp gidiyordu aslında. Bin bir iç sıkıntısıyla, geç kaldığını, ona asla yetişemeyeceğini düşünüyordu.
Yasemin, gözlerinin arkasında bir çağlayanı zapt etmeye çalışırken, “Hoşça kal,” dedi.
İsmail derin bir nefes aldı, sıkıntıyı yok edebilirmiş gibi. Sonra mahcup mahcup, “Bir şey soracağım izninizle,” diyerek söze başladı.
Susarsa devam edemeyeceğini hissediyordu, “Hep merak ettim, gözleriniz ne yeşili?” diye hızlı hızlı devam etti. “Anneme, ‘Yeşil olsun eldivenler,’ dediğimde anladı sanki niyetimi. ‘Ne yeşili?’ diye sordu da bilemedim. “
Bir düşe, yıllar sonra belki bulanıklaşacak bir düşe bir etiket arıyordu İsmail; eldivene karşılık bir hediyeyi, kadından bir sırrı ya da en azından ondan bir parçanın adını beraberinde taşımak içindi bu soru.
Yasemin, “Bilmiyorum, yeşil işte,” diye fısıldayıp kaşlarını kaldırdı hüzünle.
İsmail zorlukla gülümsedi, “Hoşça kalın, bol şans, ” deyip arabaya atladı.
İşte bu kadar sade bir vedaydı uzaktan seyredene. İnsanın içinde ormanlar yaksa da ıpıssız bir yokluk da çöktürse başlamayan bir aşkın, bundan gösterişli bir ayrılık sahnesi olabilir miydi?
Yasemin araba uzaklaşır uzaklaşmaz valizinin üstüne çöktü. Gözleri ıslandı, Damla Mağarası’nı saklayan kayalardan damlalar kurtuldu ardı ardına; yemyeşil bir ormanın ortasında yapayalnız kalmış bir dere gibi usul usul ağladı.
İsmail, arabayı az sürdükten sonra kendi kendine mırıldandı: “Bu, Damla’nın yeşili,” dedi, “Tek bir yaprağın değil ki, ormanın bin bir yeşilinin Damla’da iç içe girmiş yansıması gerçekte.”
Frene basıp yavaşladı. Aklına uğurlarken gelmediğine önce şaşırdı, sonra üzüldü. Geri dönecekken, geç kaldığını düşünüp duraksadı. Sonra vazgeçip gaza bastı tekrar. Uzaklaşırken boğazı çatal çatal yanıyordu.
Sonra işte Çakmak’lı Çakır İsmail kente dayanamadı Yasemin’in yokluğunda. Bütün gün dolaştığı sokaklar, akşam kâbus olup boğup durdu İsmail’i aylarca. Gündüzleri her döndüğü köşede bir görüp bir yitirmeye başlayınca Yasemin’i, otobüs şoförlüğüne geçti. Uzun yolculuklar iyi geldi İsmail’e. Yol gittikçe geç kalmalarını unuttu, gecenin sessizliğinde otobüsü sürerken yol zamana dönüp çare oldu derdine. Sonra üniversiteyi bitirince bile hep yolculuğu bol işler buldu kendine. Yasemin’se kaldı gittiği başkentte önceleri. Baktı durdukça kök salıyor, toprağa tutundukça büyüyor sıkıntılar; her fırsatta yol düşlerinin peşine düşüp, bir kentten ötekine savrulup durdu. Aradan yıllar geçtikten sonra bugün bile kış günlerinde soğuk bir kentte koştururken seyyar bir salepçiyle karşılaşırlarsa veya bir yol üstü kahvesinde denk düşürürlerse, birbirlerinden habersiz salep içer Yasemin ve İsmail. Çoğu zaman birbirlerinin aklına bile gelmeden aceleyle işlerine, yolculuklarına geri koşarken, belli belirsiz bir sızı geçer yüreklerinden. Bir ormanda yürürken bir dal kırıp geçmenin önemsizliğine denk bir sızı, su yeşili bir derenin çağıldamasına zıt bir kent akıntısında, böylece sürüklenir gider.




