anasayfa altTema Kar Sonsuzluk ve Bir Gün

Sonsuzluk ve Bir Gün

e-Posta Yazdır PDF
(Theo Angelopoulos ve Aytül’ün anısına)

angel1

Gölün kıyısında bankın üstündeki karları sıyırıp sarı yağmurluğumun üstüne oturmuştuk sen, ben, annem ve kardeşim. İşten yeni ayrılmıştın –ya da çıkarılmıştın- yeni boşanmıştın ve paran olmadığı için yeniden küçük, dar anne evine geri dönmüştün. Üstüne üstlük o sürekli dalga geçtiğimiz eski Türk Filmlerinde olduğu gibi hastalanmıştın. Boşanmayı bir kenara bırakırsak bu kadar felaket biraz fazla kaçıyordu biliyorum. Hiçbirimizde para yoktu. Kardeşim ve ben öğrenciydik. Annemin dul maaşı seninse bir dahaki ay asgari ödemesini bile yapamayacağın bir kredi kartın vardı sadece. Her şey o denli üstüne gelmiş olmalı ki; limiti son demlerindeki kredi kartından aldığın güçle rezervasyon yaptırıp otobüsle buraya getirmiştin hepimizi. Otuz altı yıl boyunca İzmir’den dışarı adımını atmamış olan sen ilk kez kar görmek istemiştin. Güzel bir otel, güzel yemekler ve gölün çevresindeki manzarayı izleyerek yapılacak yürüyüşlerin olduğu bize ait koskoca bir gün. Dördümüz kulağımıza takılan farklı melodiler olsa da kendimizi sonu güzel bitebilecek kısa bir öykünün kahramanları gibi hissetmiştik; onca soğuğa rağmen. Kar inceden atıştırmaya başlamıştı yeniden. Üşüyorduk. Ben acelesiz, tadını çıkararak yürüyordum. Sense arkandan biri koşturuyormuşçasına hurş… hurş diye sesler çıkararak kısa ve hızlı adımlarla adeta gölün çevresinde turlamanı bir an önce tamamlamak ister gibiydin. Biliyordun, süren giderek daralıyordu. Gazetelerden yeterince Marilyn Monroe fotoğrafı da kesip biriktirmiştin nasıl olsa. Birden durdun. Anneme baktın. İki elinle havada hayali bir tabak çizdin, açlığına görsel bir boyut katmak kolayına geliyordu. Annem acıktığını hemen anladı. Az önce, saçta gözleme ve tavada Eskişehir usulü çiğ börek yapan köylü kadından aldığımız çiğ böreklerin olduğu mavi kabı çantasından çıkardı. Kardeşim de sabah otelin kahvaltı salonunda –otobüs kötü hava koşulları nedeniyle geciktiği için kahvaltıya yetişememiştik- yanımızda getirdiğimiz termosa, utana sıkıla kimse görmesin diye doldurduğu çayı çıkardı. Sen istemiştin açık havada böylesine fantastik bir piknik kurgusunu. Çok yakında öleceklerini bilenler çevrelerine garip bir yaşam enerjisi saçarlar. Öleceğini bilmek filmin sonunu bilmek kadar sıkıcıdır oysa.

angel2



Börek aldığımızdan beri belki yiyecek bir şeyler koparırım derdiyle peşimize takılan kahverengi lekeli sokak köpeği ön ayaklarını karşımızdaki banka uzatarak poz vermiş ve zorla fotoğrafını çektirmişti. Şimdiki gibi perde ve diyafram ayarlarından anladığım profesyonel bir makinem yoktu. Elimdeki makine o eski tip banyo ettirilenlerdendi. Fotoğrafını çektiğimizi anlamışçasına yanımıza geldi. Mavi kaptan dumanı tüten kıymalı bir çiğ börek aldım. Elimi yaka yaka ortadan kopardım. İçinden taşan kıyma ve soğan parçaları botlarımın dibine düştü. Yerdeki börek parçasını çiğnemeden yuttu. Botlarımın yanına dökülen kıymaları da botlarım ve yerdeki karla birlikte yaladı. Açlığı biraz olsun yatışmış gibiydi. O dondurulmuş anda dördümüz ve kahverengi benekli köpek sadece bizim anlayabileceğimiz kendi dilimizi yaratmıştık sanki. En arkamızda olmana rağmen senin yanına kadar geldi. Köpeklerden çok korkardın. Bu sefer korkmadın. Hareket bile etmedin. Köpek gözlerini sana dikti. Bu anların tadını çıkar fazla süren kalmadı der gibi baktı ve çekip gitti. Hiç aldırmadın. Annem, kardeşim ve ben eldivenlerimizi çıkartmış iştahla mavi plastik kabın içindeki çiğ böreklerine yumulmuştuk. Sense, bir zamanlar benim yaptığım börekler çok daha lezzetlilerdi der gibi bakıp kabı sana uzattığımda borç alır gibi sıkıntıyla almıştın küçücük bir böreği. Sanki az önce acıktığını ima eden sen değildin. Böreğinden küçük bir ısırık aldın. Hastalanmadan önce bu böreğin çok daha lezzetlisini sen de yapardın, biliyorsun. Otelden arakladığımız küçük cam bardaklara arka arkaya termostan çay doldurduk. Bardaklar yağlı ellerimizle leke leke olmuştu. Her anlattığımızda yeni ayrıntılar ekleyerek büyüttüğümüz babamın yaşadığı dönemlere ait aile hatıralarımızdan bahsettik dumanı tüten çiğ böreklerini birer birer gövdeye indirirken. Giydiğimiz içliklere, içtiğimiz sıcacık çaya rağmen iliklerimize işleyen soğuk unutmak istediğimiz her şeyi katılaştırıyor ve daha kolay hatırlamamızı sağlıyordu. Geçmişten görüntüler arka arkaya düşmeye başlıyordu gözümüzün önüne. Hatta Mersinli bakkalın raflarından eksik olmayan ucuz, açık pötibör bisküvileri ile leblebi tozu kokusu bile burnumuzda dolanır olmuştu. O sırada anlattıklarımızı dinliyor muydun? Yoksa aklın bir günlük tatil dönüşü başlayacağın kemoterapi seansında mıydı? Gerçi kim kimi gerçekten dinleyebiliyor ki? Her şeye yetecek kadar çok şey yaşayacağını sanıyor insan oysa başımıza gelenler ya da gelmesi muhtemel olanlar sadece küçük kısacık bir öykünün konusu olabiliyor.

Termosla getirdiğimiz demli çay bitmişti, börekler de. Oysa çay bardaklarının sıcaklığı halen avuçlarımızdaydı. Ellerimizi karla temizlemiştik. Camları buğulu, lekeli gözlüğüm burnumun ucuna düşmüştü. O zamanlar daha lazer operasyonu geçirmemiştim. Burnumun üstünde taşıdığım şişe dibi camlarla dibine kadar miyoptum. Ellerini kolonyalamış, atkını sıkıca boynuna dolayıp, paltonun bütün düğmelerini iliklemiştin.
İşte tam o sırada, geçen bayram –senin hasta olmadığın günlerde- nasıl evdeki misafirlerden sıkılarak kirişi kırmış ve seninle sinemaya gitmiştik. “Sonsuzluk ve Bir Gün” Theo Angelopoulos’un filmi. Koskoca sinemada dört kişiydik. Diğer iki çatlak kimdi, bilemiyorum. Eleni Karaindrou’nun olağanüstü müzikleri eşliğinde izlemiştik bu şiirsel filmi. O sırada yaşam Theo’nun kamerasının hareketsiz bakışı gibi izliyordu bizi. Zor anlarda el falan da uzatmıyordu, biliyorsun. Hey gidi puslu manzara, sabit plan sapkını Theo… Filmi izlerken zorlanmışsındır, çaktırmasan da biliyorum. Filmden çıktıktan sonra öyle diğerleri gibi şu sarı yağmurluklu insanlar ne anlama geliyor, niye dakikalarca duruyorlar falan demedin. Uzun plan görüntüleri aklına getirip “güzel bir filmdi, müziklerini de beğendim” demiştin. Sen Hollywood filmleri hızında yaşadın bu dünyayı, sırtında kaplumbağa dövmesi olan bense Theo’nun kamerası gibi yavaş ve bayık yaşıyorum. Sen kısa ve hızlı bir yaşam uygun görmüştün kendin için tıpkı Marilyn Monroe gibi, bense Theo gibi uzun ve yavaş. "Eee bana müsaade!" babında, filmdeki çocukların kaçış planı gibi sen de kaçtın gittin otuz altısında tıpkı gazetelerden fotoğraflarını kırpıp durduğun Marilyn Monroe gibi.

angel3

Biliyorum şimdi “Sonsuzluk ve Bir Gün” filminin açılış sahnesindeki o deniz kıyısındaki evde uyuyorsun. Seni görebiliyorum. Bense tam on üç yıl sonra sen ve Marilyn Monroe ile aynı yaşta yine bu gölün kıyısındayım. Üzerimde sarı yağmurluğum yerine kaliteli bir İtalyan kumaşı palto var ama yine o günkü gibi üşüyorum. Hep birlikte oturduğumuz bankın yanındayım ve yine karların içinden kahverengi benekli köpek gibi sisli dağlara bakıyorum. Peki, sen beni görebiliyor musun?


“Hâlâ aynı durumdayız: Korkudan ölerek, soğuktan donarak kelimeler arıyoruz.”
Eduardo Galeano- Zamanın Ağızları

Not: Metni okurken Eleni Karaindrou’nun "Eternity and a Day" film müziğini dinleyebilmeniz ricasıyla.
 

Ümit Aykut Aktaş Pazartesi, 02 Mayıs 2011 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz