anasayfa altTema Karmaşa Kremalı Pasta

Kremalı Pasta

e-Posta Yazdır PDF

Karar verememenin huzursuzluğuyla rahatsızca yerinde kıpırdandı. Otobanda yüzlerce farın ortasında trafikte bekliyor, farların ışıklarından gözleri kamaşıyordu. Yan koltuktaki fermuarı açık çantasına baktı; çantanın içinden uç veren peçeteye sarılı çubuğa. İki kişinin bilinciyle düşündü: Ötekini bastıran, yok eden bir düşünme. Telefonu çaldığında direksiyonu ne kadar sıkı kavradığını fark etti; parmaklarını direksiyondan sökercesine ayırarak, üzerinde ahize şekli olan küçük düğmeye dokundu.

Cızırtılı bir sesin yaptığı konuşma, on bir yaşındaki Hande’nin son günlerde okulda daha da hırçın tavırlar sergilediğini haber veriyordu. Üstelik de son veli toplantısına ailesinin katılımının –yani kendisinin katılımının- gerçekleşmediğinden sitem ediyordu. Gülay, cızırtılı sesin fonunda, kendi duygusal dünyasının nehrinden doğmuş, bu küçük cılız derenin, Hande’nin, akmaya çalıştığı yönü hayal etti. Hande giderek derslere daha az ilgi gösteriyordu. Cızırtılı ses yargısının yönünü gösteren tonlamasıyla Hande’nin neredeyse bir aydır ödevlerini tamamlamadan okula geldiğini belirtti. Soru olmayan cümlesi “Farkında mısınız acaba?” yansımalarıyla Gülay’ın kalbini tırmaladı. İşte gene suçluydu. Üstelik eve de gidemiyordu. Buyurgan bir tona bürünen ses yakın zamanda kendilerini beklediklerini, Hande’nin yanı sıra, ana sınıfına devam eden İnci hakkında da konuşmalarının iyi olacağını bildirdi. Gülay’ın gözleri istemsizce çantasındaki çubuğa kaydı.

Okula gitmek için o anda otobanın ortasındaki arabasından sakince indi. Sıkıntı paydasında aynılaşan sürücülerin yüzlerine bakmadan, arabalar labirentinin arasından yürüyerek otobanın kenarındaki güvenlik şeridine vardı. Dizine gelen engeli aşarak, tereddüt etmeden ağaçlıklı araziye girdi.

Yüksek topuklu çizmeleri ıslak patikaya batıp çıkarak ilerlerken, yağmurla ıslanmış ağaçların taze bir kokuyla hafifleştirdiği havayı içine çekti. Ağaçların arasına gerilen tellere dizilmiş ampullerin aydınlattığı geniş, açık alana vardığında tören henüz başlamıştı. Kendisine gülerek yaklaşan müstakbel kocasını, Güven’i gördü: Formunda vücuduna yakışan, siyah, gösterişli bir takım elbise giymişti. Güven elini tutu ve kendisini misafirlerin arasına sürükledi. Gülay boşta kalan eliyle beyaz sade gelinliğini hafifçe kaldırarak, Güven’in adımlarına uydu. Neşe ve özgürlük duygusuyla sağlam toprağa basan, her tırnağı ayrı renge boyanmış çıplak ayaklarına baktı. Bulaşıcı bir mutluluğun aydınlattığı yüzlerin ardından, tekrar Güven’in yüzüne çevirdi gözlerini. Sinekkaydı tıraş edilmiş yüzünde bir tazelik, parmaklarını sıkıca kavramış elinde canlılıkla kendini hissettiren bir söz vardı. Sekiz katlı kocaman kremalı pasta kırın ortasına getirildiğinde, artık kocası olan adamla birbirlerine pasta yedirdiler. Bu kır düğününde evli bir kadın olarak yaptığı ilk dansın ardından kendine ayrılmış odayı bulmak için uzun uzun etrafı araştırdı. Bulamayınca ağaçların arasında sola kıvrılan patikayı takip ederek göle yürüdü.

Durgun gölün yansımasında hamile bedenini gördü. İşten ancak dokuzda çıkabilmişti, çok geciktiğini düşünerek, elini hangar gibi büyük ve hiçbir şeyin bulunamadığı çantasına daldırdı. Anahtarlığının şıkırtısının izinde elini gezdirirken, iş için ertesi güne yetiştirmesi gereken raporu düşündü.

Hep patikayı takip ederek yine sık ağaçların arasına daldı. Mutfak önlüğünü giymiş, hamile bedeniyle tezgâhın önünde dikiliyordu: Önce yumurtaları kırıp, kabuklarını tezgâha bıraktı. Derin kabın içindeki yumurtaları köpürene kadar çırptı. “Benim anlamadığım” diyordu elleri ceplerinde, mutfağın bir o köşesini bir bu köşesini sinirli sinirli arşınlayan kocası.  “Sen Hande’nin annesi değil misin?” Güven’in göbeği, içine sığmadığı gömleğinin düğmelerini zorlarken, yüzü kınama ve kızgınlıkla parlıyordu. Gülay çırpılmış yumurtanın içine önce şekeri boca etti, şekeri ölçmek için kullandığı bardağı bir yana, şekeri diğer yana bıraktı. Başka bir bardakla yağı ölçerken, kocasının kalbinin, göbeğine dönüştüğünü hayal etti. Ya da gördü ama tam olarak bilemedi. “Nasıl bir annesin sen?”  diyordu kocası. Hamileliğin hantallaştırdığı bedeni ile zorlukla hareket ederken, etrafa yayılmış malzemelerle daha da daralan bir alanda kremalı pasta yapmayı sürdürmeye çalıştı. Kocası, geniş mutfağı kaplayan hareketliliğiyle Gülay’a zar zor yer bırakıyordu. “Hande’nin yaş gününü unutman affedilir gibi değil!” Gülay, Güven’in bıyıklarından hoşlanmadığını hissetti yeniden. Unu etrafa saçmadan kaba boca etmeye çalışırken, sesinde hayatın bin bir mutluluğunu yansıtan, iş bilir ama yine de neşe kadar hafif bir ses “Yarın yönetim kuruluna sunumum var,  bir de bizim küçüğün doğum günü ama … mutfak robotuyla her şey kontrol altında” diyordu. Beyaz mutfak içinde parlayan beyaz mutfak robotunun ekrandaki görüntüsüne baktı.

Bir elinde kremalı pasta, öbür elinde uçak boyu valizini sürükleyerek sık ağaçların arasında yürümek daha da zor bir hal almıştı. Yine patikayı takip ederek sola kıvrıldı. Geç kalarak evden çıktığında hava henüz karanlıktı. Toplantıya sabah ilk uçuşla yetişecekti. Hep bir yerlere yetişmeye çalıştığını ancak hiçbir şeye yetişemediğini düşündü. Önceki akşam çocukların bakıcısının işi bıraktığını son dakikada haber vermesi yetmezmiş gibi, üç yaşındaki İnci de sert geçen bir gribe yakalanmıştı. Çocukları için kaygılanan aklında, kocasının evden çıkmadan önce verdiği son söylev ve uçağı kaçırma stresi köşe kapmaca oynuyordu. Eklenen pek çok yeni sorumluluğa karşın yaşamından sadece iki şey eksilmişti: Kocasının söylevleriyle ölen sevişmeleri ve ardından doğum kontrol hapları.

Çamurlara bata çıka ilerlerken okula ulaşmak için daha ne kadar yürümesi gerektiğini düşündü. Burnuna doğru uzatılan menekşelerin ağır kokusuyla gözlerini kaldırdı. “Demeti 10 lira abla” diyordu satıcısı. “Benim karnım aç” dediğinde, adam arka cebinden çıkardığı simidi uzattı. Sırıtarak “Bi lira abla” dedi. Simidi aldı, kemirerek patikayı takip etti. Çok geçmeden yandaki ağaca asılı duran telefon çaldı. Beş dakika sonra ahizeyi yere atma isteğini bastırarak, ahizeyi bir kulağından öbürüne alıyordu. Durmaksızın şikâyetlerini sıralayan, kavgacı müşterisi nadir anlarda es verdiğinde, anlıyorum diyebiliyor, ancak haklısınız sorununuzla ilgileneceğiz demesine zaman ve yer bulamıyordu. Gözlerini kasvetli ofisinin duvarlarından, kasvetli bilgisayar ekranına çevirdi. Sol tarafta hiç yapılmayan ama sonuna eklenerek büyüyen yapılacaklar listesi, sağ tarafta ise her gün olduğu gibi bugün de e-posta taarruzuna uğramış elektronik posta kutusu vardı. Saniyede düşen e-posta sayısına daha fazla tahammül edemeyerek gözlerini kapattı. Maharet deniz kıyısında sabah erken saatlerde meditasyon yapmakta değildi, maharet tam da bu anda meditasyon yapabilmekteydi. Ellerini karnına götürerek, kendi bedeninde başka bir varlığın olup olmadığını anlamaya çalıştı. Çantasındaki çubuk, açılmamış paketinin içinde masumca duruyordu. Bir an için de olsa nefes alabilmek için koridora çıktı.

Koridorda bindiği asansörün kapısı, beş yıldızlı otellerin aynı yalan konfor ve lüksünü yansıtan loş ışıklı bir bara açıldı. Barda oturan adamın berrak gözlerinin samimi ve davetkâr havası yanındaki boş sandalyeyi işaret etti. Duruma yabancılığına rağmen, tereddüt etmeden gösterilen sandalyeye oturdu. Derin dekoltesi adamın gözlerinde, kırmızı ruju ise kadehinde iz bırakmıştı. Kocasının maço rengi bıyıklarına karşın adamın pürüzsüz cildi bir vaadi çağrıştırmıştı Gülay’a. Çantasının içinde hem titreyerek hem de çınlayarak kendisini hissettiren telefonunu aceleyle çıkarıp, yanıtladı.  Annesi yaklaşan bayramda mutlaka onları beklediğini söyledi. Yoksa yine mi kayınvalidelerine gideceklerdi. Diğer kadınlar –annesi de tabi ki- kocalarına istediklerini yaptırırken, onun aklı neredeydi. Torunlarını çok özlemişti. Eklem romatizması da gittikçe azıyordu, ancak ne arayanı vardı ne soranı. Annecim şarjım her an bitebilir dedikten sonra telefonu kapattı. Annesine mi daha çok kızdığını, yoksa dönüşmekten kendini alamayacağı içindeki potansiyel annesinden mi daha çok korktuğunu bilemeyerek adamın yanına geri döndü. Yokluğunda adamın odasına iki kadeh şampanya ile kremalı bir dilim pasta gelmişti bile. Adamın parmağının ucundaki kremayı yerken, karnından tüm vücuduna tatlı bir gıcıklanma yayıldı.

Artık okula varmak istiyordu. Ağaçların arasında dengesini kaybetmeye başlayarak güçlükle yürümeye devam etti. Yüksek topuklu çizmelerinin ayağını iyiden iyiye vurduğu bir anda önündeki keskin yol ayrımını fark etti: Uzun uzun iki yöne de baktı. Nedense ikisinde de sadece aynı karanlığı hissetti. Sonunda sağdaki patikayı düşündü: Bir süre sonra kendisini yine kremalı bir pastanın başında buldu. Donuk bakışlı, mutsuz Hande ve İnci, yorgun ve kayıp kendisi ile pastayı umursamayan, hatta kendisinin birinci yaş günü kutlamasının da farkında olmayan kucağındaki bebek. Bu anı neden fotoğraflayacaklarını kendisi de bilemedi. Mahkemenin kapısından çıktıklarında sadece altı aylık hamile olacaktı. Aradan geçen bunca zamana karşılık kızlar ısrarla babalarının neden bu doğum gününde olmadığını sormaktan vazgeçmemişlerdi.

Okula vardığında binanın tüm ışıkları sönmüştü. İlerdeki bir kapının altından sızan ince cılız ışık kendisine yol gösterdi. Öğretmen kocaman, maun ve ağır bir masanın gerisinde ellerini kavuşturmuş, bir şey söylemeyen gözleriyle onu süzüyordu. Masanın hemen önünde değil, yaklaşık altı metre gerisinde, kapının hemen yanında yerleştirilmiş koltuklardan birine oturdu. Hande’nin artık on dört yaşında, kabına sığmayan bir ergen olduğunu anlatıyordu öğretmen. En son yaptığı taşkınlıkların ardından, artık bu okulda ona yer verilemeyeceğine karar verilmişti. Dokuz yaşındaki İnci ise içine kapanık olmakla beraber, okula azami bir uygum sergileyebiliyordu. “Beni ikna etmeye çalışmayın lütfen, vakit kaybı olur” diyordu öğretmen, “Hande için yeni bir okul arayarak, zamanınızı daha doğru kullanmış olursunuz.” Boşanma ve yeni kardeşlerine alışma süreci biraz zorlu geçti diyerek söz başladığında, öğretmen eliyle bu kadarının yeterli olduğunu belirterek “Anne bir baba ayrı kardeş, özellikle de boşanmaya sebebiyet verdiyse bütün bunlar olasılık dâhilinde ancak yine de Hande’yi artık burada tutamayız” dedi. Gülay başlangıçta ses veren ancak kendisini bir türlü dinletemeyen bir konuşması olduğunu düşündü yeniden. Kaygıyla sıkıştı kalbi.

Kapıldığı heyecandan, bedenindeki ötekinin de kalp atışları hızlanmıştı. Trafik ancak bir metre ilerlemesine izin vermişti. Altı yaşındaki İnci’nin ilk bale resitalini ya kaçırmıştı ya da kaçırmak üzereydi. Cızırtılı ses fonda bir şaka gibi şakımaya devam ediyordu. Bu telefon konuşması bittiği anda yeni bir söylevi öncesinde hazırlamış kocası Güven’in de arayacağına emindi. Çantasında duran diğer şakaya, peçeteyle sarılı çubuğa uzandı. Hormonlarıyla pembeye boyanmış çubuğun göstergesi hamile ve mutlu bir kadını işaret ediyordu.

 

Gökben Utkun Cuma, 08 Ocak 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262