"Kafamızda kurduklarımız ne denli akla aykırı olsa, ne denli çılgınlık ölçüsüne varsa, yine de gerçek dünyanın önümüze çıkarıverdiği olayların şaşırtıcılığına erişemez.”
Paul Auster
Bu gece ilk buluşmaları olacaktı. Kadın özenle hazırlandı. Adamın evine gidecekti. Adam ısrarla onun evine gelmesini istemişti. Kadını kendi evinde misafir etmek niyetindeydi. Özellikle istemişti bunu. Ona kendi evinde, elleriyle yemek hazırlayacak, büyük bir özenle yemeğini sunacak ve kadına unutamayacağı bir gece yaşatacaktı. Kendi yuvasını bir geceliğine ikisinin yapacaktı. Kadın hiç yabancılık hissetmemeliydi. Belki de hep kalmak isteyecekti. Huzur duyacaktı bu evde. Kim bilir? Şimdilik adamın amacı ona hak ettiği gibi keyifli saatler tattırmak ve onu büyülemekti. Aklında ne olursa olsun bu gece gerçekleşecekti işte. Az kalmıştı. Hayran olduğu kadın birazdan evine, içsel mabedine gelecekti. Yapacağı her şeyi bir bir sıraya koymuştu. Hiçbir detayı atlamamalıydı. Bu gece biraz fazla takıntılı olduğunu fark etti. ‘Biraz gerildim ondandır’ dedi kendi kendine. Öyle ya, aylardır peşinden koştuğu, konuşmak için fırsat kolladığı, alınması gereken bir kale gibi stratejik düşünerek en sonunda fethetmeye çok yaklaştığı kadın az sonra onun masasında, belki de yatağında olacaktı. Şimdiden başarmış gibi hissediyordu kendini. Bu iş ne tarafa giderse gitsin, kendiyle gurur duyacağı bir şey başarmış, kendisi için ulaşılmaz gibi görünen bir kadını etkilemişti.
Kadın kapıyı hafifçe tıklattı. Zili çalmak istememişti. Öteden beri sevmezdi kapı zillerini. Çok gürültücü ve yapay gelirlerdi ona. Kapıya vurulduğunda çıkan o tok sesi daha çok seviyordu. Hem daha romantikti böylesi. Eski zamanlardaki karanlık ara sokakları ve gecenin zifiri karanlığında hafifçe tıklanan ahşap kapıları akla getiriyordu. Tahta kapıdan çıkan o ‘ben geldim, aç kapıyı’ sesinden hoşlanıyordu. Gelen ve gelinen kişi arasındaki bir çeşit şifre gibi.
Adam kapıyı açtı ve karşısında kadını görünce heyecandan donup kaldı. Onu bekliyordu evet. Bu birazcık heyecan katıyordu işin içine. Ama kalbinin bu kadar hızlı atacağını düşünmemişti. Bu kadında tuhaf bir şey vardı. Kalpleri yerinden söken bir çeşit enerji, olumlu bir aura. Neredeyse kadının büyüleme gücü olduğunu düşünüyordu. Her ortamda farklı hissettiriyordu kendisine. Bazen güçlü olan taraf olma yetkisini adama veriyordu, bazen de kontrol eden kendisi oluyordu. Buna asla müdahale edilemez gibiydi. İstediği zaman istediği kılığa bürünebilen biriydi o. Adeta şekli olmayan bir şey. Karşısındakinin davranışlarına ve hislerine göre şekil değiştiren bir şey, bir varlık gibiydi. Yakalanması zordu. Ama işte evindeydi. En karmaşık kısım atlatılmıştı. Onu evine kadar getirebileceğini bile düşünmemişti başlangıçta. İşte oluyordu. Bu gece büyücüyü kendi silahlarıyla büyüleyecekti.
Kadın salonun orta yerinde duran kocaman ve üzeri çeşit çeşit yiyecekle donatılmış masayı görünce şaşırdı. Masanın bir kenarında çok şık kristal bir vazonun içinde bembeyaz güller duruyordu. Kristal vazo ve beyaz güller hep birlikte ona doğru büyülü ve berrak ışıklar gönderiyordu sanki. En sevdiği çiçeğin beyaz gül olduğunu söylediğini hatırlamıyordu. Etkilenmişti. Aslında, doğru zamanda ve doğru yerde yapılan küçük güzelliklerden kolayca etkilenen biriydi. Ufak mutluluk ısırıkları önemliydi onun için. Zevki hiçbir tat almadan bir dikişte içip bitiren, sonra da sızıp kalan o bilinçsiz insanlardan olmamıştı hiç. Minik yudumları severdi, hafif sarhoşluğu, güllerin beyazlığından yayılan kristal enerjiyi ve bir de hoş sözleri severdi. Halinden memnun bir şekilde, sanki güllere doğru çekiliyormuşçasına masaya doğru yaklaştı ve; ‘bu kadar özeneceğini beklemiyordum, doğrusu şaşırttın beni’ dedi gülümseyerek. Adam o geniş ve yürek ısıtıcı gülümsemesiyle karşılık verdi kadına; ‘sen çok daha fazlasını hak ediyorsun. Şimdi de yemek sanatının inceliklerinden tatmak ve bu sanata doymak zamanı. Gel tanrıçam! Baş köşeme otur ve keyif al.’
Adam nefis kokular yayan yiyecekleri servis ederken, kadın ilk defa etrafa göz atma fırsatı bulmuştu. Stüdyo tipinde, açık mutfaklı, küçük ama derli toplu bir daireydi burası. Dekorasyonu oldukça profesyonel yapılmıştı. Az mobilya vardı, ancak bütün renk ve dokular birbiriyle uyumlu düşünülmüştü. Yerlere serili kilimlerle, duvarlardaki sıcak kahverengi ve mor tonlarında çalışılmış soyut tabloların renk ve desen uyumları bile planlıydı. Çok kullanışlı bir evdi. Yemek masasının cam gibi cilalı ahşabının oldukça kaliteli bir cevizden yapıldığını fark etti kadın. Masayı aydınlatan avize de, oldukça pahalı olduğunu bildiği hakiki Murano camındandı. Zarif desenli duvar kağıtlarıyla kaplı duvarlarda oluşturulmuş nişlerin içlerine dünyanın dört bir yanından alınmış çeşitli objeler yerleştirilmişti. Bunların arasında Bohemya kristalinden kadehler ve neredeyse saydam gibi görünen Fransız porseleninden melek figürlerinin olduğu hemen göze çarpıyordu. Hayatın bütün ince zevkleri konusunda tecrübeli ve ince ruhlu bir adamdı bu.
‘Evini oldukça şık ve farklı bir tarzda dekore etmişsin. Tebrikler.’
‘Aslında bu ev mimar bir arkadaşımın eseri. Ben sadece nelerden hoşlandığımı anlattım kendisine. Gerisine hiç karışmadım ve ortaya böyle bir güzellik çıktı.’
‘Demek mimar arkadaşların da var.’
‘Elbette. Duvarlardaki resimler de ressam bir arkadaşıma ait.’
‘Öyleyse mimarlar, ressamlar ve yazarlardan oluşan kaliteli bir çevreye sahipsin. Şanslısın’ dedi kadın biraz da kibirli bir tavırla. Yazarlar derken, kendisini diğer meslek gruplarından biraz farklı bir yerde tutan bir edayla, elini kalbinin üzerine koyup başını hafifçe eğmişti. ‘Etkilendim yine. Sanırım bu gece benden duyacağın tek işe yarar söz bu olacak.’
Gördüklerinden, duyduğu nefis kokulardan ve adamın o hayranlık dolu bakışlarından hoşnut şekilde masayı ve oldukça şık, beyaz porselen yemek takımlarını incelerken, bir şeylerin eksik olduğunu fark etti. ‘Masaya çatal-bıçak koymayı unutmuşsun’ dedi kadın adamı incitmemek için takındığı o esprili tavrıyla. ‘Hayır’ dedi adam. ‘Unutmadım. Ben çatal-bıçak kullanmam. Evimde bulunmaz. Her şeyi kaşıkla yerim.’
Kadın şaşkınlıkla masada sadece çeşitli boylarda kaşıklar olduğunu gördü ve biraz da inanmazlıkla; ‘Şaka yapıyorsun değil mi?’ dedi. ‘Şimdi şu çekmeceyi açacağım ve bir sürü çatal-bıçak bulacağım. Beni şaşırtmak için yapıyorsun bütün bunları’.
Adam güldü. Biraz da kadınla eğlenerek; ‘Bakabilirsin’ dedi. ‘İstediğin yeri arayabilirsin, buna yatak odası ve banyo da dahil. Çatal ya da bıçak yoktur’. Kadın yavaşça ayağa kalktı ve adamın kendisiyle eğleniyor olabileceğinin de bilincinde olarak biraz temkinli ve ağır hareketlerle çekmeceleri ve dolapları araştırmaya koyuldu. Gerçekten de bir sürü mutfak eşyası ve ıvır zıvırın arasında tek bir çatal ya da bıçağa rastlamadı. En sonunda büyük çekmeceyi açtı. İçinde birbirinden farklı ebat ve şekillerde yüzlerce kaşıkla dolu bir çekmeceydi bu. Adama baktı gülümseyerek; ‘Beni yine şaşırttın’ dedi. ‘Bunu özellikle mi yapıyorsun?’
‘Elbette hayır’ dedi adam o sıcacık gözleriyle. Kadın, ‘bu adamın tuhaf özelliklerine nasıl kızılabilir ki?’ diye düşündü. ‘Şu sevgiyle ışıldayan gözlere bak…’ Sonra sordu; ‘Peki nasıl yemek yapıyorsun? Bir şeyleri kesmen gerekmiyor mu?
‘Her şeyi kesilmiş ve dilimlenmiş ya da konserve olarak alıyorum özellikle. Yaptığım yemekler de genellikle taneli ve kaşıkla yenebilecek şeyler oluyor’. Kadın masadaki, daha önce pek dikkat etmediği yiyecekleri inceledi. Karides güveç, pilav, minik küpler halinde kesilmiş peynirler ve ekmeğe sürülebilecek kıvamda mezeler vardı masada. Her şey ufak taneler halinde veya ezilmişti. ‘Peki’ dedi kadın. ‘Öyle hoş ve ilginç bir adamsın ve bana o kadar özenli davranıyorsun ki, bu takıntını kabul edebilirim’.
Adam önce teşekkür etti kibarca ve kadın tekrar masaya otururken, kendini savunurcasına devam etti; ‘Aslında o kadar da kötü bir takıntı değil bu. Evimde çatal ya da bıçak gibi sivri ve kesici nesneler görmekten hoşlanmıyorum hepsi bu. Sanırım bu çocukluktan kalma bir özellik. Tam olarak ne yaşadığımı hatırlamıyorum ama her neyse bu beni rahatsız ediyor. Sanki huzurlu evimin içinde bana karşı bir tehdit oluşturuyorlar ve geceleri canlanıp bana zarar verebileceklerinden korkuyorum. Bir çeşit delilik gibi geliyor kulağa biliyorum. Ama her insanın bu tip acayip huyları ve korkuları vardır öyle değil mi? Bu da benim fobim sadece. Diğer insanlardaki uçma ya da kapalı yerde kalma korkusu gibi bir şey. Uzun süre bununla mücadele ettim. İnsanlar bana deliymişim gibi bakıyorlardı. Çok okudum. Araştırdım. Bir sürü doktordan yardım almaya çalıştım. Çeşitli ilaçlar denedim. Fakat hiçbiri bu korkuyu ortadan kaldıramadı. Sonra bu fobimle barışıp onu kabul etmeye karar verdim. Sonra bir şey okudum ve bu beni biraz rahatlattı. Biliyor musun? Hint mitolojisinde bilgi ve hikmetin Tanrısı Ganeşa vardır. Budist rahipler ritüellerinde Ganeşa’ya dualar eşliğinde bir kaşıkla süt içirip, sembolik olarak onu beslerler. Ayrıca İslamiyet öncesi Türk kültüründe de kaşık bereketin sembolüdür. Yani düşününce kaşık, bir çeşit kutsallığı simgeliyor. Ben de bu duygularla kendimi yatıştırıyorum işte. Artık mücadele etmektense bunları düşünüp rahatlamak daha kolay.’
‘Haklı olabilirsin’ dedi kadın. ‘Herkesin korkuları ve garip davranışları vardır. Benim de var. Ama sana bunları ilk gecemizde anlatmayacağım elbette. Sen bana anlatmak zorunda kaldın. Ama endişelenme, ben diğer insanlar gibi yargılayıcı değilimdir. Anlamasam bile kabul edebilirim. Sanırım bu özelliğim yüzünden tanımadığım insanlar bile bana bütün sırlarını anlatırlar. Sanki benim içimin karanlığında bütün o sırların kaybolacağına inanıyorlar. Bazen kendimi her şeyi içine alıp emen boş bir kase gibi hissediyorum. Sanırım sen de bu duyguya güvenerek anlattın bana bütün bu gizli yanlarını. Açık olduğun için de ayrıca teşekkür ederim’.
Birbirlerinin yüreğine dokunan sohbetlerine adamın o yumuşacık kanepesinde devam ettiler. İyi kalite bir konyak ve çikolata eşliğinde şekilleniyordu aralarındaki ilişki. Beş duyuya birden hitap eden, her zaman yaşanamayacak değerde bir paylaşımdı bu. Kadın onunla olurken, sanki sadece bedeninin değil, ruhunun ve gizlerini bilmediği varlığının da işin içine katıldığını hissediyordu. Sanki o geceye kadar yaşamış olduğu tüm hayatlar kendi bedeninde birlik olmuş, onu bu geceye hazırlamış ve o kanepenin üzerinde adamın ruhuyla bütünleşmişti. Öyle ki, varlığına dair ne varsa adama teslim etmek istiyordu. Adam sanki, öpüşüyle varlığından bir parçayı kendine alıp, sonra onu kendi içinde biçimlendirip, ona bir çeşit evrim geçirtip, sonra onu nefesiyle kadına tekrar geri veriyordu. Adamın ellerinde yeniden ruh bulan bir sanat eseri gibi hissediyordu kendisini. Bu geceden sonra, artık asla eskisi gibi olamayacağını seziyordu. Hayata ve aşka bakışı asla aynı olmayacaktı. Değişmişti sanki. Bir gecede farklı biri olmuştu. Büyücü, aşkla büyülenmişti. Bu kesindi. Gri gökyüzüne sarı lekesini bırakan bir sokak lambasının çağrısı gibiydi adamın sözleri. Dokunuşları sıcak ve davetkardı. Reddedilemezdi. Kadın, ışığa uçan bir pervane gibi ona doğru uçuyordu. Ateşe uçtuğunu içten içe sezerek, ama karşı koymak da istemeyerek. Bu gerçeği olgunlukla ve sakinlikle kabul etti. ‘Sonsuza dek senin yanında kalmak istiyorum’ diye fısıldarken adamın kollarında uykuya daldı.
O gece ilginç bir rüya gördü kadın. Gri beton duvarları olan küçük, loş ve havasız bir odadaydı. Eski püskü bir masa vardı. Masanın karşısında ise adam oturuyordu. Başı öne eğikti. Acı çekiyor gibi görünmüyordu, sanki daha çok acı çekmekten yorulmuş bir hali vardı adamın. Elleri sandalyeye bağlıydı. Ona doğru hareket etmek istedi kadın. Yapamadı. Donmuş gibiydi. Kendisi de masanın karşısında bir sandalyede oturuyordu. Sonra, iki tuhaf görünüşlü kişi belirdi odada. Onun iki yanına gidip ayakta durdular. Adamlardan birinin elinde sivri ve parlak bir nesne vardı. ‘Bıçak’ diye düşündü kadın. Aynı anda sevgilisinin göğsünden oluk oluk kan fışkırmaya başladı. Başını dahi kıpırdatmamıştı, ama henüz hayatta olduğunu biliyordu kadın. Adama doğru bir hamle yapmak istedi. Sonra kendisinin de sandalyeye bağlı olduğunu fark etti. ‘Yardım edin ona, durmayın’ diye bağırmaya, ifadesiz heykeller gibi duran karanlık adamlara haykırmaya çalışırken uyandı. Sanırım kendi çığlığına uyanmıştı. Hissettiği dehşetten olsa gerek, kaskatı kesilmişti yatakta. Terlemiş ve her yanı tutulmuştu. Zorlukla doğruldu. Hala gördüğü kabusun etkisindeyken, adamın yanında olmadığını gördü. Oda boştu. Güneş ışınları loş odayı ortadan ikiye bölüyor gibiydi. Tanrı’nın ışıktan kılıçlarıydılar sanki. Büyülenmişçesine odanın ortasında dikilip kaldı. Bu evde, bu adamda kesinlikle onu kontrol eden, kaderini belirleyen bir şeyler vardı.
Yavaşça salona doğru yürüdü. Ev sessizdi. Görünüşe göre adam dışarı çıkmıştı. Bu onu hiç rahatsız etmedi. Vakit öğleyi çoktan geçmişti. Güzel duygular eşliğinde giyindi ve adamın yokluğundan yararlanıp eve gidebileceği fikri geldi aklına. Bu sayede yalnız kalıp sakince düşünebilir ve bu zaman içinde belki de birkaç parça eşyasını hazırlayıp adamın yanına geri dönebilirdi. Karışık duygularla evine girdiğinde hissettiği o bildik, ‘evde olma ve aidiyet’ duygusuyla rahatladı biraz. Aslında mutluydu, ama içinde tam olarak adlandıramadığı bir sezgi aklını çeliyordu sürekli. İşlerin kontrolünden çıkabileceğine karşı geliştirdiği o tanıdık savunmanın sesiydi bu. İçindeki sesi yatıştırmak için bir şeyler yazmaya karar verdi. Vakit epeyce geç olmuştu. Adamdan da ses seda çıkmamıştı. Biraz içerleyerek, biraz da meraklanarak neden onu aramadığını düşünmeye başladı. Daha ilk günden böylesine paranoyakça davranması yersizdi. Bir de gördüğü o tuhaf rüya vardı. Acaba anlamı neydi? Çok geçmeden, bu geceyi evinde geçirip yarın kafasında bazı şeyleri netleştirmiş olarak onunla buluşmasının daha doğru olacağını hissetti. Sezgilerini bu gecelik susturdu ve sakinleşerek uyudu.
Sabah uyandığında kendini çok iyi hissediyordu. Yeni bir güne hazırdı. Dışarıda güneşli bir hava olduğunu tahmin ediyordu. Güneş doğduğunda, gözkapaklarına hücum edip onu vakitsizce uyandıran gün ışığından nefret ederdi. Bu yüzden yatak odasının perdeleri simsiyahtı ve uyumadan önce sıkı sıkı kapatırdı onları. Fakat bu sabah nasıl olduysa, perdelerde bulduğu zayıf bir noktadan içeri sızmayı başarmış afacan bir gün ışığı huzmesinin zihninin kapılarına saldırmasına kızmamıştı. Yataktan kalktı ve en sevdiği ritüeli uygulamaya başladı. Önce sımsıcak ve sert bir kahve yaptı kendine. Sonra sabah gazetesini alıp, çalışma odasına ilerledi. Bir ara gözü baş sayfadaki bir fotoğrafa takıldı. Bu, bir önceki geceyi birlikte geçirdiği adamdan başkası değildi. Vücudu aynı anda birden fazla reaksiyonla mücadele etmeye başladı. Önce şaşkınlıkla karışık bir merak dalgası sardı her yanını. Fotoğraftan gözünü alamıyordu. Adamın yüzünde o sevimli gülümsemesi yerine, ifadesiz ve donuk bir bakış hakimdi. Bu bakış kadını korkuttu. Aynı anda sezgilerinin onu yaklaşan tehlikeye karşı nasıl da uyarmış olduğunu hatırlayarak ürperdi. Sezgilerine güvenmek konusunda bir daha asla tereddüde düşmeyeceği konusunda kendine söz verdi. Haberi okuyacak gücü bulduğunda, bu kez de kelimeler sanki ondan metrelerce uzağa kaçıyor ya da onları net göremeyeceği bir yakınlığa kadar sokuluyorlardı. Kelimelerin her biri, adeta minik akrobatlara dönüşmüş, birbirleri üzerinden atlayıp zıplayarak onunla alay ediyorlar, gülüp oynuyorlardı. Zorlanarak okudu: ‘Polisin Kaşık Katili adını verdiği ve aylardır aranan zanlı sonunda yakalandı. Cinayet mahali olarak kullandığı kent dışındaki atölyesinde, kaçırdığı kurbanını öldürmek üzereyken suçüstü yakalanan seri katile bu ismin verilmesinin nedeni ise, göğüslerinden bıçaklayarak öldürdüğü kurbanlarının sol avuçlarına birer kaşık bırakması. Şimdilik rahat bir nefes alan kent sakinleri, zanlının hakkında verilecek kararı merakla bekliyor.’
Vücudunun dehşet içindeki zihnine verdiği son tepki ise, şiddetli bir el titremesi oldu. Sanki bedeni kaskatı kesilmiş, sadece elleri bedeninden bağımsız bir titreme nöbetine yakalanmış gibiydi. Elleri onun olmaktan çıkmıştı. Sonra gazete yavaşça bu çırpınan ellerden kayarak, ölü bir hayvan derisi gibi zemine yayıldı. Kontrolünü tamamen kaybetmek üzereydi ki, benliği aklını yitirmemesi için son bir savunma hamlesiyle olaya müdahale etti. Ayak bileklerinden yukarı doğru ağır ağır yükselen bir sıcaklık dalgasıyla birlikte, yatıştırıcı bir uyuşukluk yayıldı her yanına. En son hatırladığı, kararmakta ve sınırları belirsizleşmekte olan çalışma odasıydı.



