Üzerinde “personel” yazılı buz mavisi çelik kapıdan içeri girdi. Kapıyı kapatacak gibi kulbuna uzandı, hemen vazgeçti. Hafifçe aralı bıraktı. İki uzun floresan çubuğunun kireç beyazı duvarlarda ve koyu gri fayanslarda bıraktığı yosun yeşili ışık gölgesine takıldı gözleri. Personel dolaplarının altlı üstlü yanyana dizildiği duvarın en dibindeki gözü cebinden çıkardığı anahtarla açtı. Alelacele çıkardığı siyah garson önlüğü, beyaz gömlek ve siyah pantolonunu dolabın içine tıkıştırdı. Aralı kapıya doğru tekrar baktı. Cereyandan kapı biraz daha aralanmıştı. Kapı aralığından içeri dolan esinti yarı çıplak tenini ürpertti. Hemen kot pantolonunu ve tshirt’ünü geçirdi üzerine. Dolabını kilitledi ve kuytu odayı hızlıca terketti.
Gün sonu hesabını kapatan kasiyere “İyi geceler” dedi. Bomboş masa sandalyelerin temizlenmiş, sessizce bir sonraki günü bekleyen durgun hallerine baktı.Restoranın boydan boya cam kapısını açtı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Neon ışıkların aydınlattığı tabelanın altında bekledi birkaç dakika. Önünden hızla geçen insan yüzlerini tek tek inceledi. Kazayla ona da bakan bir yüz aradı. Bulamadı.
Alışveriş merkezinin güvenli duvarlarından korunaksız serin bir dünyaya adım attı. Hemen önündeki otobüs durağına ulaştı. Kulaklıkla müzik dinleyen kıvırcık saçlı bir delikanlı ve kendi halinde yaşlı bir kadın dışında durakta kimse yoktu. Yeniden güvende hissetti kendini.
Artık biraz rahatlamalıyım, diye düşündü.
Aralarına oturdu. Derin bir nefes alıp beklemeye başladı. Çok geçmedi, otobüsü geldi. Boş cam kenarlarından birine oturdu. Bir sonraki durakta yanına iri yarı, siyah montlu, gözlüklü bir adam gelip oturdu. Adam başıyla selam verdi. Şaşırdı, ne yapacağını bilemedi.Kalbi yine hızlı hızlı atmaya başladı. Elleri boşlukta sallanan iki ip gibi kararsız, önce göğüs hizasında bağdaş kurdu, rahat edemedi, sonra dizlerinin üzerine yerleştiler. Avuçlarının içi sıcak sıcak terliyordu. Adam iri cüssesi ile onu cam kenarına hapsetmişti. Her frende ve dönüşte cam kenarına daha çok sıkışıyor ve giderek ufaldığını hissediyordu.
Ne yapacağım şimdi ben? Acaba izin isteyip insem mi, diye geçirdi aklından. Daha çok dikkat çekebilir, sonra ya beni eve kadar takip ederse diye korkup vazgeçti. Hem şunun şurasında ne kalmıştı ki.
Bir sonraki durakta yanındaki adamdan geçmek için izin istedi.
“Müsaade ederseniz, geçebilir miyim?”
Bir an önce bu koltuktan ve otobüsten kaçıp kurtulmak istiyordu. İri yarı adam “tabii” diyerek ayağa kalkıp yol verdi. Otobüsten indi ve hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladı. Birkaç kez dönüp arkasını kontrol etti. Sokak kedileri dışında onu izleyen yoktu. Apartman kapısından paldır küldür içeri girdi. Koşar adımlarla merdivenleri tırmandı. Elleri titreyerek anahtar ile daire kapısını açtı. Kapının alt ve üst kilidini içerden ikişer kez kilitledi. Banyoya girip, buz gibi suyla elini yüzünü yıkadı. Işıkları açmadan salon camının gerisinden sokağı izledi bir süre. Gelen geçen kimseyi görmedi. Gece lambasının loş ışığını açtı. İnce ince kırmızı gölgeler yayan bir ışık yeterliydi. Salondaki iki kişilik geniş koltuğa kıvrıldı. Gece lambasından yayılan yuvarlak, küçük pervaneye benzeyen gölge ortada duran ceviz kare sehpanın üzerinde poyrazda çalkalanan balıkçı kayığı gibi bir yukarı, bir aşağı inip çıkıyordu. Gölgenin bir çerçeve gibi sınırlarına gelip dayandığı beyaz nota ilişti gözü.
Bu notu alır almaz oradan çık. Otuz iki no’lu otobüse bin, son durakta in. Durakta seni bekleyen simitçiden bir tane simit al, para yerine bu notu ver. Aşağıda yazan parolayı ezberle. Unutma bu not kimin eline geçerse geçsin, anında yok et, yakalanırsan ne yapacağını zaten biliyorsun.
SHN4PRD2RPLK
Göz ucuyla okuduğu not bir haftadır bu karanlık salondaki sehpanın üzerinde duruyordu. Sonbaharın ilk günleriydi. Dışarıda akşam saatlerinde bile halen derisini yapış yapış eden sıcak, nemli havaya rağmen ürperdiğini, kollarının sivri sivri kabardığını hissetti. Çocukluğunda soğuk kış sabahlarında soba yanan odasından banyoya giden hole çıktığında dişlerini titreten, kalın pijamasının altındaki tenini soğuktan ürperten taş binanın çivi gibi soğuğunu hissetti yeniden içinde. Sehpanın üzerinde beyaz bir fener gibi hiç sönmeyen kâğıda dönüp baktı. Bir haftadır uyuyamıyordu. Siyah deri çantayı restoranda bulduğu günden beri tuhaf bir şekilde onu içine çeken karabasanı düşündü.
Ellerim kırılsaydı da açmasaydım o çantayı diye kızdı kendine.
Neden bulur bulmaz Semih Bey’e vermedim ki sanki, bana ne milletin çantasından. Düşündü, gerçekten budalalığının nedeni bulmak istiyordu.
Dokuz on yaşlarında annesinden yediği tokadı anımsadı sol yanağında. Yüzünde bir kırbaç gibi şaklayan alev topuyla aynı nedendi. Babasının karne hediyesi aldığı siyah parlak dürbünü kutusundan çıkarır çıkarmaz soluğu salonun geniş kanatlı penceresinin önünde almıştı. Toprak yolda maç yapan mahallenin insafsız çocuklarını, kuyruklarına teneke bağladıkları hırçın kedileri, babasının mars olana dek umut bağladığı zarların kahvede neden olduğu kahkahaları, mahallenin geniş yürekli bakkalı Adem amcanın baba yadigarı dükkanını doya doya seyretmişti. Birbirine benzer duvar resimlerini andıran görüntülerden karşıki apartmana, giriş dairenin perdelerinden aralanan gizemli hayatlara sürüklenmeye başlamıştı ki Mukaddes Hanım durumu farkedip, soluğu okuldayken annesinin yanında almıştı. O günden sonra dürbününü bir daha hiç göremedi. Doludizgin çocukluğunda bir işaret fişeği gibi elinde tuttuğu dürbün bugün kare sehpanın üzerindeki nottu.
Keşke annem yeniden çıkıp gelse, bir tokat atıp, şu nottan kurtarsa beni, diye düşündü. Omuz başlarında bir hafiflik hissetti.Oturduğu koltuktan hızla kalktı. Yatak odasına doğru ilerledi.Yatağının altındaki bazayı tek hamlede yukarı kaldırdı.Siyah askısından çekip yere bıraktığı kapkara deri yığını uğursuz bir alamet gibi dişlerini çıkarıp acizliğiyle eğleniyordu sanki. Çantanın metal tokasını telaşla açtı. Koyu mavi çerçeveli bir okuma gözlüğü, soluk gri bir el aynası, tuhaf sadece kadınların çantalarında bu türden bir ayna taşıdıklarına inanırdı hep, bir katilinse asla ve fermuarlı gözde siyah takma bir bıyık. Babamın yağız delikanlılık zamanlarında da böyle bıyıkları varmış. Yalnız bunlar üzerine vernik sürülmüş gibi ışıl ışıl daha bir parlaktılar. Yatağın yanındaki komodinin çekmecesinden çıkardığı buruşuk beyaz market poşetinin içine doldurdu hepsini. Yerde kıvrılmış, saldırmaya hazırlanan bir yılan gibi sinsi sinsi onu süzen çantayı kaptı. Ürkek bedeni koridorun krem rengi seramiklerinin üzerinde karanlık dalgalarla onu takip ederken bir hayaletin, annesinin yahut çantanın sahibinin bir yerlerden fırlayacağı korkusuyla soluksuz ilerledi salona. İki eliyle kavradığı çantayı göğsünden indirip sehpaya koydu. Eline geçen kül tablasının içine özenle yerleştirdiği beyaz nota baktı. Cebinden çıkardığı çakmakla beyaz kâğıdın ucunu yaktı. Kristalin içinde bir çan kulesine hapsolan cüceler gibi çaresiz, cayır cayır yandı her bir köşesinden kağıt. Beyazın yavaş yavaş griye, sonra simsiyah bir kül yığınına dönüşünü sabırla izledi. Salondaki hararet kül tablasından çıkan ısıyla beraber sağanak yağmaya başlamıştı üzerine. Nefes almakta zorlanıyordu. Alnında biriken ter damlaları ince bir yol bulup usul usul akıyordu şakaklarından yanaklarına. Koltuğa yayılmış kemikli vücuduna ne zamandır kasasından atan yaylar batıyordu. Canının acıdığını hissetti. Sırtında, kalçalarında, tüm gün servis yapmaktan varis dolan bacaklarında derin bir sızı hissetti.
Duman mı çarptı acaba, diye düşündü.
Camı açmak geçti içinden, hemen vazgeçti. Henüz işini bitirmemişti. Mutfaktan siyah saplı, çelik yüzeyi ışıl ışıl parlayan kocaman bir et bıçağı getirdi. Siyah çantada önce küçük küçük kesikler açtı, şiddetle kanını akıtmak ister gibi. Sonra eciş bücüş delikler oluşturdu kapkara yüzeyinde. Esmer, nemli elleri ceviz büyüklüğünde boşluklar denedi. Hiddetlendi. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın inatçı deri teslim etmiyordu kabuğunu ona. İç astarları sökülmüş, şekilsiz deri parçaları yerlere saçılmıştı. Elinde kalan son büyük deri parçasına takıldı gözleri. Islak avuçları artık bıçağı tutamaz olmuştu. Her hamlede bıçak azar azar kayıyor, avucunun içinde yok oluyordu. Pantolonun dizlerine sürterek kurulamaya uğraştı. Çantadan kalan son omurganın da ortasında giderek büyüyen bir delik açmaya başladı. Boydan boya kesip ikiye ayırmak niyetindeydi. Bir türlü büyütemedi deliği. Bıçağı olanca gücüyle itiyordu.
Bıçak mı körelmişti yoksa elleri mi işlemez olmuştu?
Düşündü ama bulamadı. Avucunun ortasında bir sızı hissetti. Ilık ılık bir şeyin sızdığını hatırlattı avuç içi. Canı acımıyordu ama kanayan elini görünce korktu. Bıçağı bıraktı elinden. Halının üzerinde üst üste yığılı yırtık deri parçalarına baktı şaşkınlıkla. Nottan da, çantadan da kurtulmuştu. Koltuğa yaslandı. Sehpanın ucundaki bıçağın parlak ışıltısıyla göz kapakları ağırlaştı, derin bir uykuya daldı. Sırlarını biriktirdiği evinin salonunda son bir haftadır ilk defa kâbussuz, deliksiz uyumuştu sabaha kadar. Ağzında acı bir tat, boğazında kuru bir öksürükle uyandı yeni güne. Apar topar giyinip, işe gitmek için evden çıktı. Bahçe kapısına geldiğinde bekleyip, etrafa bakındı. Yürümeye başladı, ilk dönemeçten sağa saptı. Kuytu bir köşede durup yeniden arkasına bakındı. Otobüs durağına ulaştığında bekleyen kalabalığı görünce otobüse binmekten vazgeçti. Cüzdanını açıp parasının taksi için yetip yetmeyeceğini kontrol etti. Yoldan bir taksi çevirdi ve restoranı tarif etti. On dakika sonra alışveriş merkezinin ana kapısından içeri girdi. Saat dokuza on vardı. Mesaisi henüz başlamamasına rağmen oyalanmadan restoranın iki kanatlı cam kapısından içeri girdi. Masa sandalyelerin etrafında temizlik yapan komi dışında henüz kimsecikler gelmemişti. Personel odasındaki dolabından çıkardığı iş kıyafetlerini giyindi. Bir haftadır her sabah mesai başlamadan işe geliyor, herkes çıkana dek kımıldamıyordu yerinden.Cam kapıdan içeri giren her adım, yükselen her ses yavaş yavaş eksiltiyordu onu. Gergindi, sürekli terliyordu Korku ve şüphe belleğinde adım başı bir karakol kurmuş, dehlizin hududundan geçmesine izin vermiyordu. Tüm gün neyi ve kimi beklediğini bilmeden bekledi. Yedinci günün sonunda çantanın sahibi yine gelmemişti.
Belki de buraya geldiğini hatırlamıyordur, başka bir yerde unuttuğunu zannediyordur diye umutlandı.
Mütevazı, zoraki bir umut yeşerdi içinde. İçini tuhaf bir huzurla dolduran sakinlik, çakırkeyif, manasız bir gülümseme kondurdu yüzüne.
Üniformasını değiştirip, personel odasından çıkacak, evin yolunu tutacaktı. Sonra ılık bir banyo yapıp, televizyonun karşısına geçecekti. Salonun sonuna kadar açık penceresinden içeri dolan havayla terlemeyecekti artık.
Kasanın arkasında duran patronuna “İyi akşamlar efendim” dedi.
Adam kalın, donuk bir sesle “Sana da. Aaa…! Bu arada bugün bir adam aradı, çantasını unutmuş bizim restoranda. Diğer çocuklara da sordum, gören olmamış. Senin haberin var mı çantadan” diye sordu.
Bedeninin iki yanında sarkık iki lamba gibi sallanan avuçlarını hiddetle sıktı. Sağ avucunun içinde sızlayan yara fena halde canını acıtıyordu. Derin bir nefes aldı. Burun deliklerinden lavlar çekiyordu sanki ciğerlerine. Terliyordu, kavisli bedenine yapışan mavi gömleği bir levha gibi asılı duruyordu üzerinde. Yutkundu, derinlerde şarj ettiği az miktardaki gücünü çıkarıp, buldu. Cevap bekleyen patronuna “Haberim yok, görmedim efendim” demeyi başardı.
“Başka bir yerde unuttu o zaman çantasını. Allah allah… Tutturmuş sizde unuttum diye. Tiyatrodan çıktıktan sonra en son bizim restorana gelmiş arkadaşlarıyla. Oyuncuymuş şehir tiyatrolarında. Çantasının içinde yeni oyununun replikleri mi varmış, ne, anlamadım. Pek antika oluyor bu entel takımı da. Neyse, amaaannn boşver, sen çıkabilirsin.”



