“Dul kadın, dul kadınmış ha… Kadın. O kadın değil bir kere, onun adı Letafet. Ve ben de onun eşsiz aşkının tek sahibiyim, avuçlarının pembeliğinde usulca kalan Keremim, Mecnûnum, Ferhatım ve bilemediğim daha nice ecnebi aşığıyım. Şimdi bu ahir kadın ne demeye keyfimi bozar, bilir çözülmeyeceğini dilimin, kemirir de kemirir sabır tahtamı…”
Kudret öyle yorgundu ki, öyle yorgundu ki sabahın bu körleşmiş soğuğunda anasıyla ağız dalaşına girmeye yeltenmedi. Akşama yetişecek güllaçların ağır beyazlığı vardı yüzünde. Avlunun ayak tabanlarını ağrıtan serinliği ona iyi gelse de bir vakit çeşmenin kirli aynasında ona bakan beyaz yüzle ne yapacağını bilemedi. “Hiç mi insafın yok be köksüz sakal, yahu bir adamın hiç mi kıla tüye boğulmaz suratı, şöyle ağzımın deliğini arayıp da bulamayacağım bir gün gelecek mi acaba? Dedemin donuna asılır gibi asılsam da şerefsiz tüy uzamıyor uzamıyooor, şeytanla keçi arası bir şey kaldım buralarda.” Daha fazla kalmadı avluda, oyalanmadan sardığı tütünden Letafet'in memelerini emer gibi bir nefes çekip, şehrin kuşluk vaktindeki büyük boşluğunda gölgesiz bir aceleyle kayboldu.
……….
Sivsili Avni Selim’in çırağı olmak her yiğidin harcı değildir. Elinin değil lezzeti bir sihri vardı elbet, şimdi şurada bir gâvur olsa böyle derdi herhal. Amma doğru söylerdi. “Bu adamın yaptığı güllaçların yeme de yanında yat.” Bizim mahallenin kart avratları da böyle söyler idi. Lorlusu, Hindistan cevizlisi, narlısı, çileklisi, antep fıstıklısı hatta ustam kantarın topuzunu bir ara iyice kaçırmış “tahinli ve pekmezli de deneyecem” diye tutturmuştu, ömrü yetmedi zaten. Bazı geleneklerimizin özünü muhafaza etmek gerek, iyi anlıyorum damağını nimete küs tutmayacaksın ama bu güllaç işi ne bileyim, örfi bir şey değil mi ama. Sen ne kadar maharetli usta olursan ol, sadelikten usanmayacaksın… Üstelik az dayağını da yemedim değil rahmetlinin. Sade ben mi, sütlü Tahir’de, ikimize birden Allah ne verdiyse böyle. Bu da dile gelmeyen bir adet olsa gerek. Emmim kolumdan tutup bunun kapısının önüne sakil bir kedi yavrusu gibi koyduğunda beni “Eh! ustam, eti senin kemiği bizim bu andavalın, sakınma de diyeceğini, at atacağın köteğini, başımla beraber yemin olsun” dediğini hatırlıyorum. İyi bir şey sanırım bu. Bir zaman içi hiç susmadı Kudret’in, böyle geçmiş günler bakışlarını nemlendirirken arkasına takıldığı odun arabası uyuz katır’ın tökezlemesiyle yoldan çıktı. Zıplayarak tutunduğu çeşme testisi zincirinden boşaldı. Yere kapaklandı, toprağın acı kokusunu duydu. Göğsünde kabaran öfkeyi bu kokuya saldı, “hay ben senin sülaleni ne yapayım.” Hızla dizlerini dövünüp silkelendikten sonra adımlarını yokuşa vurdu. Bir an Beyazıt’a ne sebeple geldiğini unuttu. Fesinin altından parlak kumral tepesini sıvazladı ve doğruca gümüş ustası Avram’ın dükkânına yöneldi. “Dünya’nın sonunda mı olmalıydı bu dükkân, sırat köprüsü gibi şu yokuşun tamamını geçmesen varamıyorsun. Ya anama ne demeli, ekmeğini güllaçtan çıkaran sanki ben değilim de o, bari Sivsili’nin köteğini de benim yerime yeseydi ya. Yooook anam kaymak yer, hem de her şeyin. Tutturdu gülabdanlar her daim gümüş olacak, gören güllacı yemeden cezb olurmuş güya. Hadi Letafet’in bir kez bile dokundurmadığı incilerle pırlantalarla yıkanmış tenine teneke gülabdan ölüm gelir soldurur benim çiçeğimi ona gümüşü farz, rabbim böyle istedi benden. Ama güllacı öyle de yerler böyle de canım…”
“Hoooop, çüüüş , atına söyle nalları kızıştırmasın bu soğukta az yavaş gel, heeey Kudret oğlum dalmışsın gene boğazın sularına köftehor.”
Dalgın Kudret. O hep dalar. Böyle olduğu için de bir türlü ayıramaz kendini içinde. Fırlatıp atamaz özünün suyunu. Atamayınca da damarlarına karışır, kanında saklanır kaçak Kudret. Bir vakit kanı ısınır, çürümüş cerahat gibi özü deler damarı, sonra içinde koparır fırtınayı. Fırtına’da kimse tanımaz Kudret’i.
“Vay vay vay İdris! napıyon len buralarda. Az evvel odun arabasından düştüm. Zahir başım taşa çarptı, duymaz oldum sağı solu.”
“Ulan bir de şakacı ki al bunu bizim kahvede öttür şakayık gibi, ha arabadan mı düştün sen, sağır mı oldun sen”
“Dur kardeşim etme ya, zaten cinlerim tepemde, anam tutturdu illa gümüş olsun gülabdanlar, ben zaten Avram’a uğrayacaktım ama başka sebeple başka bir seferde. Şu sabahın soğuğunda donum buza çaldı kıçımda vallahi. Seni buralarda görmem pek, hayırdır iş güç halleri mi?”
İdris çocukluğunda suratına asılıp kalmış sinsi gülüşüyle canlandı, sesi temkinli. “Sen çocukken de böyleydin huysuz, mızmız anam kulağımı çeke çeke eve sokacak diye ödün kopardı. Az erkek ol evladım. Bak donun için bir çare biliyorum. Tesadüf işte yoluma çıkmasan Yenikapı’ya geçecektim. Bizim merkepçilerle ceviz çevirecektik. Bir şey değil on akçesine. Senin donun çaresi akşama. Bomonti’de bir ev bulmuş Cırcır Cevat. Akıllara zarar, gönüllere şenlik. Ama ne haspalar. Mamaları var bir de, sakın mama deyip geçme bu yaşında hepimizi gömer alimallah. Eee ne diyorsun Kudret var mısın bu akşam cennet pınarlarından içmeye, merak etme orada da dalarsın orada da mızmızlanırsın. Kışın kadın koynundan iyi yer mi bulacaksın. Gülabdanlarını al, ananı kızdırma böylece daha rahat çıkarsın akşama. Oldu mu yavuzum?”
Kudret titredi. Ne yani bir de kötü kadına mı gidecekti. Sanki hayatındakiler yaşamayı ona çok hafifletiyormuş gibi. Kandil ışığında o kadının memelerinin gölgesine mi sığınacaktı. Onun nefesinde gittikçe küçülen gölgesini görünce yorganın altına mı kaçacaktı. Gölgelerden hep korktu Kudret. Daha çocukken, pek uzak bir zamanda babası Seyit Nabi efendi henüz hayattayken gece uykularında çağırırdı. Hatırlamadı. Bir şeyi işte. Belki anasını ya da babasını. Ağır uşak yorganı altından çıkardığı korkmuş burnuyla gölgelerin nefesini koklardı. Oda Kudret’in korkusu kokuyor. Tıpkı köpekler gibi gölgeler korkunun kokusuna geliyor. Çaresiz yorganın ağır nemli burçlarına çekiliş. Bu özünde ilk yenilgisidir Kudret’in. Şimdi de başka bir yorganın altında. Ama yalnız değil bu kez. Bir kadının çayırların nemiyle dirilen vücudu inliyor. Kudret inlemeleri bölen gölgelerden korkuyor. Letafet, canım Letafet’im bunu ona yapabilir miyim, bir gün gelip de benim olduğunda başka günahların kiriyle katılaşmış bedenimi ona verebilir miyim? O öyle saf ve temiz ki, varlığını nefsimin en ilkel en vahşi arzularına yem edebilir miyim? Hem sonra tüm bunlar olup biterken anamın yüzüne bakabilir miyim? Bir an önce gülabdanlarımı alıp bu alık İdris’in elinden kurtulabilir miyim?
“Yahu bu kadınların alayı namussuzdur İdris. Hepsinin soysuz belalıları kuytular da bizim gibi ağa düşecek dübeşleri kolluyordur. Şerbetlerimize arsenik koymayacakları ne mâlum. Üstelik hem üstelik bunlar pasaklı bitli karılar, üzerlerinden bir memleket geçiyor. Bilmem ki ne desem ben şimdi sana”
Altın akçe bulmuş haydut gibi gözleri parladı İdris’in. “Aha! Ben cevabımı aldım zaten. Yatsı ezanına doğru sizin sokaktaki çeşmenin önünde buluşuruz. Fazla bekletme pek fenayım ona göre.”
Kudret şaşkındı. İdris’e söylediği sözlerden ötürü evhamlandı. Onun işi oldu bittiye getireceğini hiç düşünmemişti ama daha önemlisi hevesli görünmüş olmaktan bir ıstırap duydu. “Akşama daha zaman var şu gülabdanları alıvereyim hemen.”
…………
“Oooo! benim güzel oğlum Kudret ne zamandır görünmüyordun. Gel geç şöyle hoş geldin” Bu adamın beklentisiz içtenliğinde beni rahatsız eden bir şey var. Şu sesinin sakinliği, ağarmış kaşlarının altındaki o engin tevekkül. Yaşının verdiği kâmillikten fazla bir şey bu. Benim bilmediğim bir şeyi biliyor. Ona teslim olmaktan….
“İçecek ne veriyim sana demirhindi şerbetim var, mangalımın ateşi daha geçmedi bir kahve yapayım sana, ha? Derin bir iç çekti. “Yıllar geçtikçe merhum babana daha da çok benziyorsun. Ancak yaradanın fırçası vurdukça sen daha bir güzelleşmişsin. Bahtın talihin de böyle güzel olsun.” Sen ne diyorsun Avram efendi, yaşlılık seni fazlasıyla hisli yapmış.
Babammış, merhummuş, pek benzeşirmişiz, talihmiş. Üşüyorum ben, ölesiye üşüyorum. “Teveccühünüz Avram Amca. Çok vaktim yok buradan hamamcıya gideceğim kese, sabun, kına da almam lazım. Anam Bahriye teyzemlerin gelin hamamına davetli de.”
Gülabdanlarını alıp, gerilmiş bir ok gibi dışarı fırladı. Az önce eskimiş elleriyle gırtlağına sarılmış bir geçmiş vardı. Ağır yorganın altından pervasızca çıkmış. Durup dinlenmeli, bir cigara tüttürüp güzel bir erkekten daha da azı olabileceğini unutmalı. Olamadığı kendini unutmalı, var olduğunu unutmalı, bak ne kolay yaptı babası, öldü…
Unkapanı yokuşuna kadar koştu. Yeni atıştırmaya başlayan karın ve ayazın açtığı ciğerleri ağrıyordu. Kudret ağrıyordu. Seyyah olduğunu iddia edenlerin ve ekseriyetle kulağı kesiklerin gittiği bir kahvenin önünden geçti, durdu, geri dönüp kahveden içeri girdi. Kimse onu umursamadı. Bir masaya çöktü. Cigarasını yaktı. Ciğerleri henüz dinmemişti. Aniden hücum eden tütünün uyuşukluğuyla gözleri göremedi. Bulanıklaşan bakışlarında perde tüm şefkatiyle indi. Artık orada değil; kimse de onu umursamıyor. “Dul kadın, dul kadın dedim sana o.”
“ Kadın mı? O kadın değil bir kere, onun adı Letafet. Ve ben de onun eşsiz aşkının tek sahibiyim, avuçlarının pembeliğinde usulca kalan Keremim, Mecnûnum, Ferhatım ve bilemediğim daha nice ecnebi aşığıyım.”
“ Git karşımdan deli deli konuşma. Bak dizim tuttu yine, sen beni öldüreceksin, biliyorum ben senin maksadını, o kadını bu eve sokacan hanım yapacan , bilmem mi ben. Ahh! Senin baban da böyleydi elin yosmalarıyla alem yapar, sonra da celâli bana. Bak sana söylüyorum, eğer o Letafet karısını bu eve gelin diye sokarsan sana sütümü haram ederim bilesin.” “Ana senin bıyıkların mı var, ana, ana senin döşün mü kıllandı. Ne oluyor yahu, ana sen kim…..”
Yana düşmüş başını bir sızıyla kaldırdı. Ağzından akan salya gömleğinde birikmiş. Cigara söneli yıl oldu herhal. Biraz kestirmek iyi geldi diyeceğim ama başım gülle gibi. Rüya mıydı neydi o?
“Ağam bir şey içecek misin?”
“He! Bir kahve kap getir, ya da dur dur, nane çayı yap sen onu.”
Yeni bir cigara sardı Kudret. Kılbağlı Recep’ten aldı tütünü, iyi çıktı. Otu da karıştırdı mı, kafası hep Esme’nin kantoları gibi. Hiç giyilmemiş, hiç içilmemiş, hiç ağlamamış, hiç acımamış ve hiç ölmemiş bir dünya. Oysa ki yaşamak hep sıkıntı oldu Kudret’e. Anam çok okşamamıştı başımı diye düşündü nane çayını karıştırırken. Limonlu sever çayı. Ya onun başını da okşamadılarsa. Zaten ellerinde hep bir eksiklik vardı. Parmaklarının yeli tanımaktan korkar gibi bir şeyi sonra da alışmaktan. Kudret yine dalmışken, içinin ateşini harlayıp
canlandıran İstanbul’a eğilip pür dikkat bakakaldı öyle ki kırpmayı unuttuğu gözlerinden iki damla yaş aktı. Onun ağlamasını daha iki yaşındayken ölen ablası Cahide’ninkine benzetir anası, ani bir telaşla pusulayı takip ederek düz bir yol kat eder, buruna yan yanağa vurmaz ve etli çeneden düşer biçare.
İstanbul’u duydu, hala eski zenginlik vardı kokusunda…
……….
Akıl kârı mı Bomonti’ye gitmek, akşamın dar vaktinde. Hem niye bu abdesti alıyorum ki şimdi ben, daha önce tecrübe etmişliğim mi var sanki. Kendimi daha önce öyle hal ve vaziyet içinde görmüşlüğüm mü var. Kimim ben? Ya davarın önden gideniysem ya bir davar bile değilsem. Uçkurun dili kesilmez, zaten bu karılar da bunu hak eder, sevdalanmadığı halde seviyorum derler, hoşnut değilken mesudum derler, varken yok derler, namını bilmeden balım tatlım derler. Anamın helal sütü nerede bunlar nerede? Gideceğim, gideceğim ve onlara Kudret’in kim olduğunu göstereceğim, ben de merak içerisindeyim.
Ne de güzel okudu müezzin ezanı, bir utanç mı var yüzümde?
İdris böyle zamanlarda nasıl da sözünün eri, başka zaman olsa bekle dur, yoldan geçen köpek ağaç sanır seni de bir güzel işer yamacına. Yanına vardığında Kudret’in gözlerine çapkın bir bakış fırlattı, ah tabi hovardalık zanaatı İdris’in hünerlerinden bu bakışta bir haklılık var diye düşündü Kudret. Bir şey söylemek istedi, sanki o sözü etmese yüzüne yeni bir duygu üflenecek, ve ona bir isim verecek.
“Ağam daha hızlı sür şu faytonu, pek acelemiz var.”
“Ne acele ediyorsun İdris, bu iş değil ki, yetişmek diye bir şey mi var.”
“Orası öyle de çok sabırsızım be yavuzum, benim haspa ilik gibi, Üsküplü, gözleri kömürlü, feracesi tütsülü, elleri…”
“Tamam tamam yazma yine, bir adam herkese mi sevdalı olur kardeşim , yaza yaza şair olacaksın böyle giderse, hem bu karılardan yavuklu mu olur allahını seversen.”
“ Yahu sen hiç umutlu hiç tatlı dilli olmaz mısın? Hep bir serzeniş hep bir yakınma. Diline bir ayar çek hatunu da bıktırma bütün gece yavuzum.”
“Bütün gece mi, anam sabaha kadar gelmezsem eve divaneye döner vallah billah, ayrıca yavuz deyip durma bana, taşıyamayacağım bakracı dökerim ben”
“Ne söyledin sen şimdi?”
“Boşver”
Konağın önündeler. Atlar yorgunluklarını burunlarından çıkarıp birkaç kere kişnediler. Konuklar ahşap merdivenlerin boşluklarını gıcırdatarak tokmağa asıldılar. Mama kapıda, onda daha iş var, kandilin kuvvetli ışığında geceliğinden süzülen gölge öyle diyor. Şimdi gölge Kudret’in kolunda, dedesinin bastonu gibi boşlukta asılı, kim kime abandı belli değil. Ardına kadar açılan kapı onun için, bir tür hayal gibi kapı, Kudret gördüğü için var. İçeride geniş pencerenin önünde dikilen pembe bir gölge, genç kıvrımları hürriyetine yeni kavuşmuş, bunu Kudretle kutlayacak. Geriye doğru bir adım, bir adım daha, yok yok ona Kudret’in kim olduğunu göstereceğim, gölge yaklaştı, boğucu ışık saçlarıyla oynaştı. Yüzü taze yoğurt gibi dümdüz, ona bir ruh üflemeliyim, gözlerini, dudağını, boynunu daha iyi anlamalıyım. Gözlerini yüzüne boşalttı. Tam o anda güneşliği aralayan rüzgârın hoyratlığında tanıdık bir koku duydu. Dünya’yı kokularla anlamanın bir yükümlülüğü var, anasının ekşi pazen kokusunu tanıdı, gözleri ani bir telaşla doldu. Gölgeyi saçlarından tutup kendine doğru çekti. Kulaklarına nefesini seslendi. Onun nefesinde gittikçe küçülen gölgesini görünce yorganın altına sürükledi. Rabbim bana bir işaret ver. Açık pencereden kokusu yayılan koruyu dinledi, boşlukla baş başa kaldı. Gölge Kudret’i boşluğa yatırdı. Bu an dünya’ya yorganın altından bakan bir çocuklukla kuşandı…



