Hulki Aktunç - Bir Yer Göstericinin Hayatı
Çantamda üç kitap taşıyorum. Roman, öykü ve şiirim ülke boyu. Kapı diplerinden, istasyonlardan, denize koşan perdelerden bir sabah. İnsanların arasında yeni bir yolcuyum. Onlardan daha ölümlü. Pencereler büyüyor, ayaklarıma kadar geliyor rüzgar, pencereler iyi. Buradaki ağaçlar durgun bir nehir oluyor yol devam ettikçe. Ötesini göremiyorum. Ötesinin, zamanın buradan daha hızlı öldüğü bir ülke olduğunu söylediler. Yolcular uyuyor. Öndekiler uçsuz bucaksız. Bu iki kelime ansızın bir araya geliyor:
"Uçsuz bucaksız konuşuyorsun."
Quinn bu kadar hüzünlü konuşmak zorunda değil. Ona bakınca kalbimden bir yıldız daha sökülüyor. Silahlara gülerken gözlerini kısıyor. Silahının ucuna karanfil takmak istiyorum ama anneannem karanfil toplamayı çok sever. Bakır kasedeki çiçeklere uzanamıyorum. Bu yüzden kimseye ulaşamam. Salondaki yuvarlak masa içimize düşüyor. Ortada kocaman bir yürek resmi var. Karanfiller bu resmin içinde, turuncu güller de. Parmakları büyülü Quinn'in, kemikleri ve sigarasının dumanını daima gökyüzüne üflemesi... Bizden kaçıp tuvalete gidiyor. Döndüğünde suratına kalemle çizdiği bıyığı görüyorum. Başını öteye, beriye ve utangaçlığa çevirip bu kez o uçsuz bucaksız konuşuyor:
"Just like a woman."
Quinn kahverengi saçlı kadınlara şarkı söyler. Sarı saçlı kadınların peşinden öksürür. Yağmurlu bir gündü, çam ağaçlarının içinden geçiyorduk. Coco'yu gördü. Siyah elbisesiyle bir ruh gibiydi, korkunç bakıyordu Coco. Birileriyle söyleşiyordu. Çocukluğumda karanlık sözler sahibine ait olurdu. Taş evlere ve merdivenlere gecelerce kimse uğramazdı, hiç kimse. Coco' nun ve Quinn' in arkasından söyleyecek aydınlık sözlerimin olmadığına inandım. Sustum. Arkasını döndü.:
"Coco! Coco!"
Ona seslendiğini duyunca bu kara gökyüzünü, trenleri ve bütün karanlık sözleri geride bıraktım. Yanından ayrılırken uzun uzun öksürdüğünü duydum.
Denizleri, kitapları, güneşleri geçtim.
Ayaklarım masalara çarpıyor. Başka bir şehre gitmekten söz edin. Peşinizi asla bırakmayacak olan korkudan. Raymond Carver telefonun diğer ucunda olsaydı Korku şiiri için bir kahve içebilirdik. Fincanların içi yağmur kokardı. Tertemiz kahve altlıklarında kendimizi görebilirdik. Bunu en son Peyami Safa için düşünmüştüm.
"Geç kalma korkusu ve herkeslerden önce varma korkusu.
Çocuklarımın zarfların üstündeki el yazısından korku.
Benden önce ölecekleri ve kendimi suçlu hissedeceğim korkusu."
Raymond Carver - Korku
Bir şiiri incitmeden nasıl tutabiliriz? Bir şiiri incitmeden tutabilir miyiz? Ben hiçbirini yapamam. Kimi zaman şiir yazmak isterim. Kimseye söyleyemem. Şiir yazdığı için kendini öldürenler var. Öykü yazamadığı için kendini öldürenler de var. Altı ay önce yazdığı romanın ardından ölmeyi başarabilenler var. Ölürken çocuklarına süt içirip kurabiye yediren anneler var. Papatya kokan titrek gamzeli kadınlar... Şiir okuduğumu bilirler. Defterlerim yanar. Okurken sesimi yutarım. Vücudum vardır orada, bir gün gökyüzüne uzanırken donmasını umacağım ellerim. Ben şiir okurken yolumun üstünde denizler durur. Quinn' in renkli parmakları yüzer bembeyaz sularda. Korkunun tırnakları yosun boğar. Trenler, yollar ve Quinn nasıl korkar? Hepsinin içinde teker teker ölmem gerekecek. Bunu tek başıma yapamam. Bileğimdeki karartının haklı çıkmasını istemiyorum. Erken uyanıyorum, kahvaltımı yapıyorum, peynir yiyorum. Okula gitmiyorum. Okula gidemiyorum. Haklı çıkmayayım diye her şeyi yapmaya hazır oluyorum bir zaman. Ama siz ne yapıyorsunuz? Hakikatini bilmekten korktuğum her şeyi ve dolayısıyla çoğu defa kulak asmamak için gecelerce uyuyamadığım uykuyu yıkıyorsunuz. Bıkmadan içimdeki diğer karartıyı gün boyu açığa çıkarıyorsunuz. Kelimeleri saymaya devam mı? Evet, devam edeceğim. Nefretin tamamen dışlanacak bir duygu olmadığını söyleyeceğim. Serin sular akacak omuzlarınızdan. Kollarınızdan akan kanı öptüğünüzde dudaklarınız nasıl görünecek?
Dinlenmek için sırtımı dayadığım yastıkta uyudum. Pencerede dişlerini gösteren bir köpek leşi. Bütün odayı derin bir koku sarıyor. Ölüm kokusu olmalı bu, diyorum. İçinde nefes almaktan korktuğumuz yitmeyecek bir koku... Uyuduğum uykunun, gördüğüm rüyanın içine yavaşça sızıvermiş. O sırada ellerime sarılıyorum. Rengarenk bir el kalbime uzanıyor. Kendime farklı bir ad düşünüyorum: Çiçeklerden bir ad? Sıradan. Gökyüzünden bir ad? Yıldızlardan, pencerelerden, yaseminlerden, saatli maariflerden bir ad? Tren yola çıktı çıkalı hiçbir şeyin içinde yaşayamıyorum. Rüyamda koşmaya başladım. "Uykuya da korkuya daldığım gibi dalsaydım, şu an yaşıyor olmazdım." diye bağırdı Kafka. Gözlerimi açtım. Uyandığımda gölgede Quinn yoktu.



