Baktık gelen giden yok, saat de gece yarısına meyilli, ‘’kapatalım dükkanı, gidelim eve uzatalım bacacıklarımızı’’ dedi babam. ‘’İyi,’’ dedim, ‘’siz kapatın, ben geliyorum.’’ Aldım çantamı, içine bir şişe köpeköldüren zulaladıydım gündüzden. Yürüdüm dükkanın çaprazındaki, köy meydanının demirbaşı Adnan Menderes heykelinin arkasına. Kurumuş dere yatağına bakan bu mekanı benden başka kimsenin sahiplenmemiş olması da düşündürücüydü doğrusu. Yaz tatillerinde aile ziyaretine geldiğim bu köyde genç nüfus bir hayli azdı. Gençler nerede sorusu nafile. Genç dediğin şehirde olur güzelim, dedim kendime. Kıs kıs güldüm. Açtım çantayı, hışırtı yapmadan, tam çömelmişim elimde şarabım, pat Ragıp dede dımladı. Köy meydanındaki kahvehanelerin müdavimlerindendi. Ara sıra bizim dükkana da uğrar, kahve ister, köpüğünü bol koy, derdi.
‘’Höt!’’ dedi. ‘’Ne o elindeki?’’
‘’Vişne suyu Ragıp dede, vereyim mi bir kadeh?’’
‘’Hiç de bilem vişne suyu değil o. Bal gibi şarap.’’
‘’He valla, doğrusundan dedin, bal gibi şarap.’’
‘’Kız kısmı gece gece duvar diplerinde şarap mı içer!’’ dedi. Celallendi. ‘’Söyleyeyim mi dedene?’’
‘’İyi de Ragıp dede, daha geçenlerde gömdük ya dedemi. Daha adamı börtü böcek yemedi, unutmuşsun.’’
Şöyle bir durdu. Kasketinin altından kelini kaşıdı.
‘’Deme ya, Hacı Dursun öldü mü?’’
‘’E öldü ya geçenlerde. Hatta sen de vardın cenazede. Sonra mezarlığa gittik. Usulüne uygun talkın verdi imam. Hacı Dursun’u nasıl bilirdiniz, dedi. Bir Allah’ın kulu da lanet herifin tekiydi demedi, hatırlamadın mı?’’
Biraz daha düşündü Ragıp dede. Hırladı, ayağının dibine el kadar balgamı bir çırpıda tükürdü. Hacı Dursun’un öldüğüne ikna olmuştu.
‘’O zaman,’’ dedi. ‘’Babana söylerim.’’
‘’Hangi babama?’’ dedim.
‘’Mehmet babana,’’ dedi.
‘’Ha onu biraz zor bulursun. Geçenlerde bir köylüsü uğradı. Ben sormadan anlattı. Merak etmeyeymişim, hapisteymiş. Bankadan para mı aklamış, bir şey dedi ama dinlemedim, şam tatlısı yiyiyordum, kendimden geçmişim.’’
‘’Vay dövüs, yine mi düşmüş hapse. Kancık.’’
‘’Öyle valla, kurtaramamış herhalde paçayı.’’
‘’E o zaman Hamit babana söylerim.’’
‘’Aman diyeyim Ragıp dede. Hamit babama bulaşma. Sigarayı yeni bıraktı. Dokunsan ağlayacak. Adamcaaza hiç elleşme.’’
Yan gözle dükkana baktım. Cici babam Hamit -13 yıldır tanırım, iyi adamdır, tekstilde çalışmış uzun yıllar, kumaştan anlar- kapı önündeki langırtı dükkana sürüklüyordu.
‘’Hayrola Ragıp dede, iyi misin?’’ dedi annem.
Hiç oralı olmadı Ragıp dede. ‘’Çok şükür,’’ dedi yarım ağız.
Annem bana döndü sonra. ‘’Ne saklıyorsun arkanda sen?’’ dedi.
‘’Hiç,’’ dedim. ‘’Öylesine.’’
‘’Ben biliyorum ne sakladığını,’’ dedi. ‘’Yazıklar olsun, seni doğuracağıma köpekler doğuraydım!’’ dedi.
Daha saydırıyordu. Baktım Ragıp dede ufaktan sıvışıyor. ‘’Nereye gidiyorsun Ragıp dede?’’ dedim. ‘’Dur, tanık ol bu aile dramına. Sen başlattın, sıcağı sıcağına zevkle seyret işte.’’
Annemin alt dudağı büzülmüştü. Bu, ağlamak üzere olduğunun işaretiydi. Ragıp dede kalakaldı. Kımıltısız, bize bakıyordu.
‘’Şerefsiz babana çekmişsin, onun gibi içkici olacaksın başımda!’’ dedi annem.
Ragıp dededen bir ses çıktı: ‘’Aynı babası!’’
‘’Sen babamı nereden tanıyorsun Ragıp dede?’’dedim.
‘’Köyün çocuğu, tanımaz mıyım!’’ dedi.
Annem atladı: ‘’Sus, karşılık verme!’’
Bir şey demedim ki. Hiç tanımadığım bir adama benzemekle itham ediliyordum. Üç tarafı denizlerle çevrili yahşi ülkemde havuza girme cehaleti sergilemişim gibi canım sıkıldı. Adnan Menderes heykeline döndüm.
‘’Sen söyle Adnan Abi,’’ dedim. ‘’Sen ki görmüş geçirmişsin, bunca yıldır kafana sıçmamış tek bir kuş türü kalmamış, yıllardır istikrarını bozmamış, halkına selam durmuş köy korucusu sayılırsın, bilirsen sen bilirsin Adnan Abi, ben babama mı benziyorum?’’
Ses yok. Annem için için ağlıyordu. Tek evladı alkolik eski kocasına çekmişti, hayırsızdı, içkiciydi. Ragıp dede Adnan Menderes’e baktı. ‘’Teeee ne zamandan bu heykel’’ dedi.
Ragıp dedenin orta yaşlı halini hatırlamaya çalıştım, benim çocukluğuma tekabül ediyordu. Yıllardır buradaydı Adnan Abi. Neler görmüş geçirmiş, gık dememiş, aynı selamda, uygun adım, öylece durmuştu. Türkeş seçimlerde oy istemeye gelmişti, Adnan Abinin önünde halktan oy dilemiş, büyükteyzem yeşil kart isterim, verirseniz oyum size, diye bağırmıştı. Türkeş o seçimleri kazanamadı ama büyükteyzeme yeşil kart verildi, oğlu Adnan Abim de ocaktaki gençlere katıldı. Farklı bir hava geldi üstüne, kılık kıyafette ve bilhassa bıyıkta kendileyin reforma gitti. Ardından Erbakan geldi. Adnan Abinin önünde çeşitli ulvi kelamlar edip Allah rızası için oy istedi. Köyün çocuklarına da üzeri partisinin bayraklarıyla süslü toplardan dağıtmıştı. Ben bir tane top kapmıştım ama yetmezdi. Erbakan köyümüze teşrif ettiği vakit Bey dağlarında karlar erimiş, içinde hayvan ölüleriyle gümbür gümbür çay gelmişti. Çaya bakmaya gittik, yanına yaklaştırmadı anneannem. Uzaktan bak dedi. Bir ara Erbakan'ın toplarından üç beşinin çay sularına kapıldığını gördüm. Çok canım sıkıldı. O topların çayın içinde ne işi vardı. Benim olmalıydılar. Bir sürü top, vurdur vurdur oyna. Melek tam beş top kapmıştı. Hem tembeldi, çarpım tablosunu ezberleyememişti, hem beş top kapmıştı. O gece uyuyamadım.
"Ver o elindekini!’’ dedi annem. Gözlerinden fışkıran alevler gözyaşlarını çoktan kurutmuştu. Anladım ki bu bir emirdi. Yalan yok, korkardım annemden. Gık demeden teslim ettim nevaleyi. Annem şişeyi aldı, sanırsınız olimpiyatlarda gülle atıyor, o biçim dereye fırlattı. Çat diye kırıldı şişe. Üstüne mis gibi koktu. Yaz sıcağından kavrulmuş ot ölüleri bayram etmiştir, diye geçirdim içimden. Dükkana döndü sonra. Arkasından bağırdım: "İyi atıştı bir tanem. Köpeköldürendi zaten. Basıyorlar ispirtoyu içine, ertesi sabah ağzımız hastane koridoru gibi kokuyor.’’
Ragıp dedeyle kaldık gene. Cep saatine baktı. Ne gördüyse artık, dudak büktü. Sonra sigarasını çıkardı. ‘’Üzülme kızım,’’ dedi. "Ganare yapmış bir hata. Çıkar yakında hapisten.’’
‘’Kim hapiste Ragıp dede?’’ dedim.
‘’Meyhaneci baban hapisteymiş, milletin ağzı torba değil ki büzesin, köylülerden biri dedi bana da’’ dedi.
‘’O köylü benim Ragıp dede’’ dedim. ‘’Hadi sana hayırlı geceler. Ben dükkana dönüp masaları toplamalarına yardım edeyim.’’
Ragıp dede sigarasını tüttüre tüttüre topalladı gitti. Ben döndüm Adnan Abi’ye. Dedim ‘’Alacağın olsun, bicicik soru sordum, tık yok. Sankilim zor bir şey sordum. Ben babama benziyor muyum benzemiyor muyum. Retoriğe gerek yok ki. İki şıklı fasülyeden soru. Cevap kalsın, gidiyorum ben, hadi hayırlı geceler.’’
Şarabımdan olmuştum. Yetmedi, yıllardır en ufak bir hatamda tanımadığım bir adama benzetiliyordum. Hem bakalım harbiden benziyor muyduk. Ben huysuzun tekiydim, kimseyle anlaşamazdım, terslemeye insan arardım, çoğunluk yalnız takılır, boş vakitlerimde kendi kendime hikayeler anlatıp gülerdim. Peki ya bu adam cemiyet adamı dedikleri şenşakrak, hoşsohbet bir adamsa... Bu kadar meyhaneye takılıyorsa, dedim, kesin kalabalık, bol mezeli, kahkahası yüksek perdeden masaların adamıdır. Al işte, hiç benzemiyoruz. Yürü, dedim kendime. Gidelim, günü kapatma vakti.
O gece bir rüya gördüm. Salaş bir meyhane. Tek başına bir adam. Sırtı bana dönük. Masada bir büyük. Pikapta Zeki Müren; isyanım var kadere. Yanıma tıfıl bir garson yaklaşıyor. Şurada oturan adam senin baban diyor. Sana mı kaldı babamı teşhis etmek, diyorum. Bir küfür savuruyorum. Çok yakışıyor. Hem ağzıma hem garsona. Şu masayı da sana hazırladık diyor yüzsün tıfıl. Tek kişilik bir masa. Arkalarda. Üstünde bir küçük. Yarabbim, benzemenin böylesi. Duvarda asılı kalmış ağlayan Çiko’ya bakıyorum. Ağlama Çiko diyorum, yanaklarımdan yaşlar süzülürken, korkma, annemiz var. O ara sözümü kesiyor Zeki Abi: her gün isyanım var benim kadere, ne öldürdü ne güldürdü bir kere. Cehennem dertleri var cennetimde, ben yaşarken ruhum öldü içimde. Adnan Abi de ağlıyor mu acaba diyorum. Heykel de olsa hislenir bu makamda.



