Yağmurla yıkanmış ışıl ışıl caddeden, evinin bulunduğu çıkmaz sokağa saptığında ansızın tüm ışıklar söndü. Panik kara bir battaniye gibi üzerine örtüldü, kaldırımın ortasında kalakaldı. Karanlıktan hep korkardı, evinde yatağının başucunda bir fener, çakmak, kibrit ve mum dururdu. Eve gitmeliyim. Korkudan sıklaşan nefesini, delirmiş kalbini sakinleştirmeye çabaladı. Diyafram nefesi al. Yavaş yavaş, burun kökünden, beşe kadar sayarak nefes al, yine beşe kadar sayarak ver. Aldığı derin nefesler yüzünden başı döndü. Korkusu azalmıştı. Her şeyin yerini gözü kapalı bildiği korunaklı, düzenli evinde olmak için kımıldamalıydı.
Titreyen elleriyle omzundaki çantasını eline alıp diğer eliyle sigarasını koyduğu cebe baktı. Sadece sigara paketi geldi eline. Parmak uçlarıyla tüm cebi yokladı. Hayır. Yok. Çakmağı yok. Kahretsin. Yarım saat önce oturduğu barı, üzerine tünediği yüksek tabureyi, önündeki masadaki votka bardağını, sigara paketinin üzerinde duran kartal figürlü zipposunu açıkça gördü. Sersem. Unuttun orda. Lanet olsun. Keşke hiç çıkmasaydım evden. Ya da bardan hiç çıkmasaydım. Mert’le kavga etmeseydim. ‘Hep aynı şeyi yapıyorsun Cemre. Nefes alamıyorum. Kim aradı? Kimmiş? Mesaj gelince başlıyorsun kıvranmaya. Sanki anlamıyorum. Nedir bu güvensizlik? Yeter artık.’
Cemre’nin önünde durduğu terkedilmiş binada bir adam, tüm gün dilenerek elde ettiği parayla aldığı ucuz şarabı, peyniri, ekmeği ve kara zeytinleri bir gazetenin üzerine koymuş ziyafete hazırlanıyordu. Işıklar sönünce tüm insanların yaptığı gibi pencereden bakmaya gitti. Karanlığa alışkın gözleri kadını gördü. Bir karaltı gibi elbette… Karaltının bir kadın olduğunu kasıkları anladı. Karanlığa rağmen, kendini meraklı gözlerden saklama alışkanlığıyla, çürümüş tahta kapının arkasına geçti. Zihni gezindi, asırlar öncesinde kalmış bir anıda durakladı. Bembeyaz, yumuşacık bir ten, beline dolanmış bacaklar, lavanta kolonyasının baygınlık veren kokusu… Kapının arkasından çıkmaya yeltendi, vazgeçti. Kafası öyle dumanlıydı ki bir an sızmış olabileceğini düşündü, hepsini rüya sandı. Elini kapının kıymık kıymık olmuş kenarına sürttü. Elindeki kabuk tutmuş yara açılıp yeniden kanamaya başlayınca rüya görmediğini anladı. Yere akan kanı durdurmak için paltosunun cebini kurcaladı, oraya daha önce tıktıklarının arasında bir kumaş parçası buldu. Dikkatsizce doladı eline. Düşünüyordu. Giriş çıkışları duyulmasın diye yağladığı kapı sessizce açıldı. Sokağa doğru bir adım attı. Ayağındaki parçalanmış ayakkabıların üzerine doladığı çaputlar sayesinde çok sessizdi. Yumuşak bir halıda yürür gibi… Kadının tam arkasına geçti, kımıldamadan durup kadını kokladı. Burun delikleri hazla genişledi. Temiz. Çiçek gibi. Şadiye… Kendini tutuyordu. Kadına dokunmamak için kendisiyle mücadele ediyordu. Şimdi olmaz. Şimdi değil. Şadiye kızdı. O da kızar. Bekle. Herkes duyar kızdığını. Gelirler. Sopalarla gelirler. Kan, her yer kan…
Ne kokuyor böyle? Yüzü tiksintiyle buruştu kadının. İğrenç. Bozulmuş, çürümüş bir şey. Kokuyu tanımlayamadığı için elinde olmadan koklamaya devam ediyordu. Lağım mı? Belki yağmur yüzünden… Neden şimdi kokmaya başladı? Rüzgâr taşıdı belki… Leş. Belki şu harabede bir şey -kedi mesela- öldü. Öğürerek elini ağzına götürdü. Kokudan uzaklaşmak için yürümeye başladı. Gözleri karanlığa alışıyordu. Sokağın sonundaki evine adımlarını yerde dikkatlice sürüyerek vardı. Arkasında biri var sanıyordu. Karanlıkta hep öyle sanır. Koku hafiflemişti sonunda. Evinin kapısında durup arkasına baktı. Seçemediği gölgelerle doluydu sokak. Şurada biri mi var? Titrek, alçak bir sesle konuştu gölgelerle. “Kimse var mı?” Cevap gelmeyince elini montunun cebine atıp anahtarlarını çıkardı. Birkaç denemeden sonra doğru anahtarı bulup kapıyı açmayı başardı. Hemen solunda, beş-altı adım ötesinde olduğunu bildiği daire kapısını göremiyordu. Dış kapının kapanmasını önlemek için bir ayağını kapının önüne koyup öne doğru uzandı. Kapı kapanmamalı. Kapanırsa… Burada, karanlıkta, kendi kapımın önünde, çıldırırım. Biliyorum, çıl-dı-rı-rım. Elleri duvara dayanmış duran bisikletine dokununca vahşi, küçük bir çığlık attı. Tek ayağı hâlâ kapının önünde, kan ter içinde bisikleti devirmeden çekmeyi başardı. Kapıya dayadı. Tamam. Oldu. Rüzgâr buraya kadar taşıdı kokuyu. Allah’ım bu gece hiç bitmeyecek mi? Yapış yapış elleriyle daire kapısını açmak, dış kapıyı açmaktan da zor oldu. Gözünün önünde küçük, parlak ışıklar uçuştu. Şimdi değil. Az kaldı. Ne yapacaksan eve girince yaparsın. Şimdi bayılamazsın. Tek bir kilit kaldı. Alt kilidin anahtarını da ilk denemesinde buldu. Kapıyı iterek sonuna kadar açtı. İçeriyi göremiyordu. Sorun değil. Dönüp açık sokak kapısına baktı. Bir iki adım attı kapıya doğru, vazgeçip durdu. Bisikleti çekip kapıyı kapatmak, sonra buraya geri dönmek, Everest’in tepesine tırmanmaktan daha zor görünüyordu. Geri döndü, kendini evine attı. Kapıyı kapattı. Sırtını kapıya yaslayıp derin bir nefes aldı. Yine o pis kokuyu duydu.



