Vuuuu… Vuuuu… Derin, diz çökmüş, tükürükler saçarak elindeki küçük arabayı dar koridordaki görünmeyen trafikte yürütüyordu.
Ardına kadar açık banyo kapısının önüne gelince durdu. Banyo dolabının kapağındaki aynaya arabasını gösterdi. Arabaya boşlukta evirdi, çevirdi. Yolunu değiştirip banyonun beyaz fayans zeminine koydu. Yine vuuuu… sesleriyle sürmeye başladı. Durdu. Kaşlarını çatıp, arabayı göz hizasına kaldırdı. Tekerleklerden annesinin sarı saçları sarkıyordu. İncecik parmaklar, saçları dikkatlice tek tek alıp yere savurdu. Yoluna devam etti. Aynanın önüne gelince oyunu bıraktı. Yansımasına baktı. Gözleri ayna yüzeyindeki kurumuş lekeyi görünce kocaman açıldı. İşaret parmağını ize uzattı. Kaşlarını çattı. Kulaklarına bir gece önceki sesler doldu.
“Kimsin sen lan? Ha! Bak bakalım kimsin? Ben kimim? Kimim ulan ben? Boynuzlu muyum? Söylesene?”
Babası bağırırken, annesinin başını yakalamış, yüzünü aynaya yapıştırmıştı. Babasıyla aynada göz göze gelince adam hışımla,
“Git yat!” diye bağırmıştı.
Gözleri aşağıdan yukarıya kan lekesini takip etti. Birden dizlerinin üzerinde doğrulup yüzünü aynaya yapıştırdı. Lekeyi yaladı.
“Annem!” diye fısıldadı. Elinin tersiyle dudaklarını sildi. Tuzlu… Kan tuzluydu evet. Çünkü Pelin şöyle demişti;
“Bak, parmağımı kestim”
“Neden?”
“Bebeğimin saçlarını kesicektim…”
“Salakkk…”
“…sonra elimi kestim. Öyle çok kanadı kiii…” Derin gözlerini kocaman açıp Pelin’e bakarken, o gürültüyle yutkunup çokbilmiş bir edayla anlatmaya devam etmişti.
“Ama yaladım!”
“Iııığğğ…”
“Tabii akıllım. Bi kere o benim kanım. Yuttum onu, ziyan olmasın diye. Bak böyle parmağımı ağzıma soktum. Sonra emdim. Tamam mı? Çok tuzluydu!”
“Piiss… Iııığğğ…”
İşte böyle demişti Pelin. “O biliyor” diye mırıldandı. Tekrar aynaya baktı. Midesi hiç bulanmadı. Annesinin kanı ziyan olmamıştı.
“Kalk oradan!”
Annesi Derin’i aynadan uzaklaştırıp banyonun ortasında bıraktı. Yerden aldığı arabasını eline uzatırken,
“Haydi, odana git. Ayakkabılarını giy. Mutfağa gel, kahvaltı yapalım” deyip lavabonun önünde durdu. Aynaya doğru eğilip, yüzünü inceledi.
“Adi herif. Pislik…” diye mırıldandı.
Gözleri annesinde, banyodan çıkarken düşündü; ne güzeldi annesi… Gözünün altına bir şey olmuştu ama. İzlediği çizgi filmlerde de çocuklar dövüştüklerinde gözleri öyle siyah oluyordu. Siyah… Babam…
“Hıııı…” anlamış gibi başını salladı. Ama babası annesine vurmamıştı ki. O; annesinin yüzünü aynaya dayamıştı sadece. Bilmiş bir edayla başını sallayıp,
“Ben görmedim” dedi kendi kendine. Ayakkabılarını cıırrrttt sesiyle gevşetip zor zahmet ayağına geçirirken mırıldandı.
“Görmedim ben. Görmedim ki…”
“Ne konuşuyorsun Derin’cim? Ne diyor benim oğlum? Kiminle konuşuyorsun?“
Cevap vermedi. Gülümsedi. Annesi de gülümseyip elini uzattı, kalkmasına yardım etti. El ele mutfağa giderlerken, annesine baktı. Annesini öyle çok seviyordu ki…
Kakaolu minik topçuklar sütte yüzüyor. Kaşık süte girdiğinde kâsenin kenarlarına kaçıyorlar. Yemiyor, sürekli aynı hareketi tekrarlıyor Derin. Annesi bileğini tutup, “yapma” der gibi başını sallıyor. Omzunda telefon, kulağına telefonu yapıştırmış. Diğer elinde sigara var. Sigaralı eli havada.
“Oyunu bırak, ye!” deyip uzaklaşıyor çocuktan. Devam ediyor,
“Sana demedim canım. Derin kahvaltısını yemiyor da …………………….. hıı ……….. evet ……… kafayı yedi adam, öyle pişmanım ki ……………….. saçmalama, seni de mi pataklasın ………….. olmaz…………o bulur………….çocuğu da göstermez…….tamam……….ben orayı bilmiyorum. Yedi de………………Tamam. Görüşürüz”
Günün geri kalanında arabalarıyla oynadı. Televizyon izledi. Öğlen yemeğini yedi. Yine televizyon izledi. Annesi hep telefonla konuştu. Çizgi film izlerken uyuyakaldı. Uyandığında içerisi karanlıktı.
“Uyandın mı Derincim. Haydi, Pelin’lere gidiyoruz”
Yattığı yerden fırlayıp kalktı, annesinin eline yapıştı. Annesi kabanını giydirdi.
“Ayakkabılarını giy!”
Yere oturdu. Ev ayakkabılarını çekiştirerek çıkarıp arkasına doğru savurup attı.
“Hadi oğlum! Offf Derin…” Ayakkabıları çabucak çocuğun ayağına geçirdi. Sonra onu ayağa kaldırdı. Evden çıktılar.
“Hızlı yürü oğlum” diyerek kolunu çekiştiren annesinin arkasından sürüklenirken minik adımları hızlandı.
Pelinlerin apartmana girip asansöre bindiler.
“Pislik herif!” asansörün aynasında yüzünü inceleyen annesine baktı. “Pislik” diye fısıldadı Derin. Asansörden indiler. Annesi zili çaldı. Kapı açılır açılmaz Derin içeri girdi, Pelin’in annesi dışarı çıkarken,
"Geç kalırsak ararım” diye seslendi, kapı kapandı.
Pelin’in bakıcısı Fatma ile televizyon izlediler. Fatma koltukta uyuyakaldı. Horladı. Pelin ve Derin çok güldüler ama uyanmadı. Hava iyice karardı. Fatma’yı uyandırıp acıktıklarını söylediler. Yemek yediler. Fatma onlara ”Anneleriniz aradı. Birazdan geliyorlarmış” dedi.
“Gelmesinler! Ben burada kalacağım…” dedi Derin. Fatma,
“Oldu canım. Tabii…” derken,
“Gelsinler salak şey!” dedi Pelin.
Annesi gelince, nedense ayakkabılarını giydirmeden Derin’i kucağına aldı. Oysa Derin ne kadar yalvarırsa yalvarsın, annesi onu hiç kucağına almazdı… Telaşla eve geldiler. Nefes nefeseydi annesi. Kapıyı anahtarıyla açıp, Derin’i yere bıraktı. Kulağına fısıldadı.
“Hemen odana git. Koş!”
Derin, koşarak odasına giderken babasının sesini duydu.
“Nerdesin ulan!” diye gürleyen sesi duyunca korkuyla kapısını kapattı. Babası, “Yalancı” diye bağırdı. Annesi çığlık attı. “Dur! Yapma, dur!” diye ağlayarak yalvarıyordu. Annesinin sesini duyunca kapısını aralayıp baktı. Babası, annesini koridorda sürüklüyordu. Annesi, babasının saçlarına yapışan elini tutmuştu, sımsıkı. Babasının gözleri Derin’i görmedi. Çocuğun yanından geçerken kocaman açılmış gözlerle oğluna bakan kadın,
“İçeri gir!” diye bağırdı.
Derin içeri girip, telaşla kapısını tekrar kapattı “Annecim…” diye inledi. Loş odada gözlerini dolaştırdı. Kapıdan en uzak köşeye, oyuncak sepetinin yanına gidip oturdu. Sırtını duvara dayayıp, büzüştü. Annesinin çığlıkları, babasının öfkeli sesi…
“Bak ulan! Bak dedim sana. Kimsin ulan sen? Pis fahişe! Ben boynuzlu değilim. Değilim!”
Şiddetli bir şangırtı sesiyle yerinden zıpladı Derin. Nefesini tutup, etrafını dinledi. Sessiz… evde koşan biri… yine evde koşan biri… dış kapının açılma sesi… Ama zil çalmadı ki. Kim? Pelin mi? Yerinden fırlayıp, kapısının önünde durdu. Dinledi. Hiçbir şey duyamadı. Yavaşça kapıyı açtı. Kafasını dışarı çıkarıp koridora baktı. Kimse yok. Çıktı. Koridorun ortasında durup eğilip dış kapıya baktı. Açık. Pelin yok. Dönüp banyo kapısına baktı.
“Anne!”
Yavaş yavaş banyoya doğru yürüdü. Açık kapının önüne gelince donakaldı. Annesi yerde. Boğazında ayna var. Yerde ayna parçaları... Kan. Annesinin boğazından akan kan, duvarın dibinde birikiyor.
“Anne!” Tedirgin adımlarla annesine doğru yürüdü. Dehşetle bakan gözleri gördü. Bir adım daha attı ki birden kaydı. Yüzüstü kan birikintisine kapaklandı. Kalkmaya çalıştıkça elleri kaydı, kaydı. Sonunda dizlerinin üzerinde doğrulabildi. “Annecim, anne!” cılız sesi sessizlikte dağıldı. Dizlerini kaydırarak annesine yaklaştı. Eğilip yüzüne bakarken, annesinin boynundaki aynada kendini gördü.
“Anne” diye bağırdı. Annesi çok uzaklardaymış gibi. Dokundu ona. Sarstı. Sessizdi annesi… Gözlerinden iri yaşlar yuvarlanırken, çaresizce etrafına bakındı. Sonra yerdeki kanlara baktı. Elini kan gölcüğüne batırıp annesinin dudaklarına değdirdi. Gölcüğe batırdı ve annesinin dudaklarına değdirdi. Saniyeler sonra yaptığı hareket hızlı, aralıksız tekrarlara dönüştü.
“Ziyan olmasın anne, tamam mı? Pelin dedi… Pelin dedi ki anne…” derken durakladı. Hareketleri yavaşladı. Elini kaldırıp, bileğine doğru süzülen kanlara baktı. Elini açıp kapattı. İşaret parmağını ağzına sokup yaladı.
“Pelin tuzlu dedi anne. Tuzlu.” Eğildi, tekrar kan birikintisine elini batırdı ve annesinin ağzına değdirdi minik parmaklarını.
Arkasında bir çığlık duydu.
Elleri ve bacakları kan gölcüğünde kayarken arkasına bakabildi.
Pelin’in annesinin çığlığı, kesintisiz tiz bir çığlığa dönüştü...



