1.
Rebiulevvel
Hokka ve tıknaz
Senin soylu sarayında ben yokum!
Mavi bir kuş kanat çırptı efendi toprağından, efendinin damına doğru. Kıvılcımlar saçarak, yerin feryat etmesine mahal vermeden, anlık bir düş içinde sıyrıldı.
Peşindeki avcı hiç umursamadı bu durumu, kuştu nasıl olsa.
Ses. Bölündü.
İki kat edildi, kadınların kan lekeli çarşafları.
Kadınlar gördü, gergeflerinde ince beyaz iplerin düğümlerini ve kadınlar işledi uçkurlarını erkeklerinin.
Bir tüy mü?
Belki.
Damlar, açık alınlı adamların ter bezleri gibi tembelliğe devam etti.
Mavi kuş, mavi kuş!
Gördüm seni.
Çocuktu.
Avcı kızdı. Sapanı doğrulttu çocuğa. Çocuğun kulağını vınlayarak geçti ses, iki büklüm serdiği çocuğu. Kulak kandan bir daire çizdi toprağa, toprak emeceği kanı biliyordu.
Mavi kuş hareketlendi.
A(v)cıyla göz göze geldi.
KANAT!
Kıvrımlar çizerek bulutların arasında kayboldu.
Günü tüketen avcı talihinden yakındı. Bir işaret bekledi toprak damlı evlerden, damların üzerindeki, lekeli çarşafların lekelerinden müsebbip kadınlardan, açık alınlı adamlardan ve kulaksız çocuktan.
Bir ünlem düştü yakasına beyaz, seslendi.
“Kulak” dedi, “Diyet…”
Avcı cebinden çıkardığı bıçakla ünlemi ikiye böldü, sonra sol kulağının memesine yapışarak eti kesti. Kan. Sıcak. Toprak emeceği kanı bilir. (Dememiş miydik?) Çocuğa uzattı kulağı.
SES
“Essalatü hayrün minen nevm”
“Essalatü hayrün minen nevm”
Gece bölündü.
Mavi kuş öldü.
2.
Kimse uyandırılmak için uyumaz biliyorsun. Küçük ölümden uyanış nasıl sızlatırsa, kemirirse içi, demir testereyle kemikleri ince ince keserek, iliği sıyırırsa kemiğin canından ruhu; askıntıdadır.
Beni emzirecekken kadın anne olur birden. Sen emzikli ağlayışların kaçında doğdun. Sütü mü emdin kanı mı. Ben annemi ana rahminden vurdum. Doğarken katilim.
Ben neden böyle anlamadığın şeyler anlatıyorum sana? Anlamayacağını bilerek konuşuyorum, genizden konuşuyorum. Susucaklı gibi gel geleceksen diyorum herkese ya beni bulsunlar, ağzıma tıkasınlar iyi cümlelerini, sustursunlar. Acizler aciz. Yoklar. Senden beklediğimse sadece gelmen.
Konuşmasını bilmediğin akşamı yaratamazsın. Konuşmayı bilmiyorsun. Akşam da olamıyorsun. Ya yaratmak? Sen kendi içinde uyuyan devlerden bihaber yaşayan bir devletsin. Çünkü sen sadece almasını bilirsin.
Hava hoş. Bence. Ya da kime göre varsan ona göre. Bulutlardan pay biç, kefen dik. Tohum gökte aranmaz tohum evlik yerde. Dış ve düş arasında. Dışın ve düşün ortasındaki ses benzerliğinin yanı sıra bir benzerlik daha var. İyi düşün. Ben söylersem olmaz. Olmaz. Sen zeki sen uyanık kadınsın. Saçların uzun olduğuna göre, göğüslerin sarkık, kalçaların çıkık olduğuna göre sen nesin?
Sıktım ama. Tuttum kendimi içime aksırdım. Salya sümük bir anekdot kalmasın aramızda. Evet yaptım bunu, Çin fağfurunun kışkırttığı gibi sana senin içinden kendime kendimin. Saldırdım. Günler boyu. Boylar boyu. Sonum. Son umudum bu oyun.
3.
Çimenlerin seyreldiği dar bir uzantı, çok yükseklerden bakıldığında çocuğun kafasındaki boylu poslu yarık, karınca olup üzerinde ilerlendiğinde ise beş gidişli beş gelişli basbayağı bir otobandı bu patika. Dağ köyünden kıvrılarak iniyor, küçük bir derenin içinden yalın ayak geçerek, barajın oradaki beton ayaklı köprünün üzerinden şehre varıyordu.
Sık fundalık bir arsanın önünden geçiyordu. Bir ses duydu. Ses çok yakındaydı. Sesin şeklini görebilmek için çok fazla çaba sarf etmesi de gerekmiyordu. Bir iki adım attı. Bir adamla kadın köpekçilik oynuyordu, köpeklerin çiftleştiği anı canlandırıyordu. Ne güzel oyun, dedi kendi kendine. Küçükken doktorculuk oynadığı komşunun bal gözlü kızını düşündü. Elini karnına soktuğunda, tüylerini dikleyen, yüzünü kızartan şeyin adı? Sahi neydi o? Unutuverdi.
Yolun kenarına yürüdü. Rahatsız etmedi. Oyunu bozmadı. El etti geçen otobüslere, duran olmadı. Şehre gitmesi istenmiyordu demek ki, kader denmez mi buna diye düşündü? Döndü. Fundalığın yanından geçti tekrar. Adam kadına bir bardak uzatıyordu. Kadın adamı reddetmiyordu. Sonra adam kadının açık araziliğinin küçük bir otluğuna yaprak koydu. İşte dedi ilk insan gibi oldun. Soysuzsun sen demedi kadın, ilk insanı hiç düşünmedi. Ağız verdi adama, adamın ağzını aldı ağzına. Öğretmencilik oynuyorlar diye düşündü, solunum mevzuna gitti aklı. Hiçbir şey demedi. Beton ayaklı köprüyü geçti. Derenin içinden. Küçüle küçüle küçüle… Seyreldi çimenlerin arasında, çocukluğunun kafatası boyunca yürüdü. Kendi gibi kalarak köyüne döndü.
4.
O çirkin benim hâlâ yabancısı olduğun. Bir sahada yenilmenin mağlupluğu bütün sahalara yansırmış; bilmezdim. Ve bilmezdim ki yabancılar arasındaki yenilgi ilmek ilmek ölmek anlamı taşır.
Çirkin diyordum çirkin. Elimden tutanlara kızıyordum neden acıdıklarını anladığımda. Çirkin demiyorlardı ama çirkin çirkin bakıyorlardı. Onlar nedensiz susmaları savunma amaçlı kullanan cahil yaratıklar mı yoksa. Susuyorum diye mi çirkinim. Çirkinliğimden mi susuyorum. Köşede. Benim için yaratılmış.
Tanrı’nın iadeli gönderileri diyorlar bizim için. ‘Haşa’ çekenler var. ‘Evet’ çok doğru deyip doğruyu seslendirenler var. Bir de başını sallayarak doğruyu ezenler var. Benim içine ait olduğum iade ancak ölüm olabilir. Ben neden böyle her gün ölüp ölüp diriliyorum. Dirimle ölüm arasında nasıl bir kucaktayım. Hangi ağacın gövdesine yaslamışım da başımı susarak, çirkinliğimi, iadeli aitliğimi düşünerek uyuyorum. Gecenin gündüz olmasını neden bekliyorum; günlerin geçmesini, ayların, senelerin ilerlemesine neden boyun eğiyorum.
Yanılsama. Her şey kırık bir bardağın içinden görüldüğü gibi birkaç parça olabilirdi. Dünü bugüne yapıştırdığında eskisinden daha sağlam olma ihtimali mi var da kırılanı, burulanı mevzu ediniyoruz? Farkındalık, sessiz çoğaldıkça seslerin gövdesi, karanlıktaki gözler ve düş. Ben var mıyım? Beni aranıza aldınız mı? Neden siz olmak istiyorum? Bilmiyor musunuz gerçekten? Tapınaklarınızı, tapındıklarınızı sarmal bir çizgi şeklinde gökyüzünden ayrı tutan, gökyüzünün hangi dilsiz kuyusundan ne çekiyorsunuz da beni böyle kendinize esir ediyorsunuz? Bana bir isim daha fısıldayın: doksan dokuz.
5.
Nokta
6.
İspençhorozu.
7.
Kaos.
8.
10.
İçe basarak yürüdüğü doğruydu. Bu yüzden ayakkabılarının şekli değişirdi. Misafirliğe gittiklerinde ayakkabılarını eline alıp ayakkabılığa koyacağında bu işi biran önce halletmek isterdi. Bir görene rastlarsa, çarpık bacaklı, yamuk adam ya da…
Suskundu. Konuşacak bir şey olmadığı için susuyordu elbette ama hepimiz söyleyecek şeylerimiz olduğu için konuşmuyorduk ki… Neden bir cevap aramak zorundaydık karşımızdakinin dudak payının serencamına dokunacak.
Bir hengame bir boşluk. Hadi. Diyorsun. Kımıltısız duruyor, bekliyorum. Bana anlatılar gelir gökten, bana yalansız sözler, vücutsuz fikirler.
Önce
Mavi kuşun öyküsü
Giderken, başım cama dokunurken seyreldi kelimeler gözlerimde, çoktan aza. Kıt kanaat/siz bir kedi-ciğer ilişkisi doğurdu.
Ne anlatacağımdan emindim. Sonra şiirler düştü. Kimyası bozuldu mu düzeldi mi bilemedim. Benim nesir-manzum çatışmama dur diyebilecek bir kavram ehlileşmedi.
Ölüm.
Diyet.
Bilmiyorum. Hiçbir şeyden emin değilim. Hiç kimseye güvenmiyorum. Asalak yaşadığım topraklar erozyonla mücadele içinde. Ben de kendimim kendi içimde.
Sabah ezanı. Gecenin ve gündüzün birbirine karıştığı an. Tonlamalar daha pastel, seslendirmeler daha tiz. Sen benim son oyunum oldun. Son kez. Çocukluğumun değil adamlığımın objesi. Ben ruh var derken yok saydın. Şimdi kelimeler anlamsızlaştığında sığındın. O yok O.
Kadınla adamı ormanda görmem yalan. Arka koltuğumdakileri oraya yakıştırabildim. Arka koltuğumda yapılacak iş değildi çünkü. Kadın adamın fermuarını açarak adamın hassas noktasına arkamda dokunmamalıydı. Hem başkalarının da önünde ve solundaydılar. Adamla kadının kızışmasına nükteli yaptırımlar uyguluyorum. Mide bulandırıcı her şey.
Evet çirkinim kadınım. Sen söyleyene kadar da biliyordum. Tanrının eseri. Tanrı’ya kötü sanatçı muamelesi yapmaksa senin günahın, bunu yazmakta benim.
İçe basarak yürüdüğüm doğruydu. Bu yüzden ayakkabılarımın şekli değişirdi. Misafirliğe gittiğimizde ayakkabılarımı elime alıp ayakkabılığa koyacağımda bu işi bir an önce halletmek isterdim. Bir görene rastlarsam, çarpık bacaklı, yamuk adam ya da…
Suskundum. Konuşacak bir şey olmadığı için susuyordum elbette ama herkes söyleyecekleri olduğu için konuşmuyordu ki… Neden bir cevap aramak zorundaydık karşımızdakinin dudak payının serencamına dokunacak... Neden?
![]()




