Plastik

e-Posta Yazdır PDF

Ankara’nın sokakları, ben uyurken kar tarafından ele geçirilmişti. Giyinip evden çıktım. Soğukla bir anlaşma yapmıştık, ben kendime kaban alana kadar bana dokunmayacaktı. Dolmuş durağında uzun bir kuyruk vardı, gelen dolmuşa karıncalar gibi üşüştük. Şoför yeni binenleri sayamadı, bugün de okula bedava yolculuk kazanmıştım.

Türkçeyi sonradan öğrenmiş Amerikalılar gibi konuşan şapşal oda arkadaşlarıma dayanamadığımdan yurttan ayrılmış, geçen ay taşındığım gecekondunun kirasını da henüz ödeyememiştim. Kaçak elektrik-su kullanıyordum. Bir elektrikli sobam, bir divanım, küçük tüpüm, çaydanlığım, iki çay bardağım ve bir sürü kitabım vardı. Bir tane satın alırken iki-üç tane de çalıyordum. Hiç “presentable” olmayan aileme ‘param var’ diyordum, ‘merak etmeyin beni.’

Okuldan çıkınca Kızılay’a yürüyorum. İş başvurusu yaptığım şirket büyük bir iş hanının altıncı katında. Asansörlerden nefret ederim. Merdivenlerden yeni yağlanmış bir makine gibi çıkıyorum. Bu iş olursa bizimkilere para gönderebilirim artık. Bekleme odasında tırnaklarımı yiyorum. İnsan Kaynakları Müdürü’nün odasına alınıyorum nihayet. Masanın arkasındaki koltukta plastik bir kadın oturuyor. Bana oturmamı söylerken gördüğünü beğenmemiş gibi…

Çirkinim evet… Saçlarımı kendim kesiyorum kör bir bıçakla. Dudağımın kenarındaki halkayı da kendim taktım. Evet acıdı… Çünkü yaşıyorum. En çok acı çekerken anlarız yaşadığımızı. Yaşamak çok da umurumda değil aslında. Bu gezegene düşmüş bir meteor gibi çakıldım. O kadar hareketsizim işte genellikle… Çok yemem, çok konuşmam, çok uyumam. Kemerime tornavidayla delikler açtım, pantolonum düşmesin diye… Tornavida pek çok işe yarar.

Çincemi test ediyor. Çok iyiyim. Telefonda da olumlu konuştuğu için nasıl kıvıracağını düşünüyor şimdi kara kara, bakışlarından anlıyorum. Görünüşümü, kıyafetimi uygun bulmadı besbelli. Tekrar bakıyor dosyama, saçıma, halkama. Sadece tercümanlık yapacağıma göre sadece Çincemle ilgilenmeliydi oysa.

“Çin’de bir zamanlar olduğu gibi tek tip, renksiz üniformalar giyiyor olsaydık keşke” dedim.O zaman sadece yüzlerine bakardık insanların. Aşkla, nefretle, öfkeyle parlayan gözlerine… Umutla belki bir de...”

Bön bön bakıyor suratıma. Sonra saatine.

“Bir toplantıya yetişmem gerekiyor. Başvurunuz değerlendirildikten sonra size dönülecektir. ”

Kırmızı kar yağınca, cehennem donunca demeyi unuttu. Bu işle ilgili bir umudum kalmadığından biraz eğlenmeye karar veriyorum. Tornavidamı çıkarıyorum cebimden. Korkuyor. Orta sınıf beyaz Türkler korkaktır. Ellerine bir şey olur diye yumruk atmazlar. Kimsenin yerine ölmezler. Ölmektense domalmayı tercih ederler.

“Korkma, sadece konuşacağız. Seni bilmek istiyorum. Belki gerçeksindir. Bazen o kadar kusursuz bir çiçek görürsün ki gerçekliğini kontrol etmek için dokunman gerekir. Belki sen de gerçeksindir düşündüğümün tersine. Şaşırt beni.”

Bana diklenmekle boyun eğmek arasında bocalıyor.

“Bağırırsan birileri yardıma gelene kadar yepyeni deklilerin olur. Anlat.”

Önce kapalı kapıya, sonra yüzüme bakıyor. Bana inanıyor. Sesi titreyerek,

Ne anlatayım?” diye soruyor.

“Evli misin?”

“On yıllık evliyim. İki çocuğum var.”

Masanın üzerindeki çerçeveyi görmem için çeviriyor. Fotoğrafta Mac Donalds’ın palyaçosunun yanında somurtan iki çocuk var. Sempati bekliyor, ayy yerim ben onları falan gibi alıştığı bir şeyler söylememi umuyor. Klişeler kraliçesi, ben cıvıldamayınca bu kez aşk kartını oynamaya kalkıyor:

“Kocamla ben birbirimize hâlâ deliler gibi aşığız,” diyor.

“Hassiktir” diyorum.

“N’nasıl? Ne demek? Çok kabasınız biliyor musunuz?”

“Biliyorum. Ayrık otuyum ben. Çıbanın başı. Artıların arasındaki eksi, seninle çarpılan sıfırım. Biri sana gerçekleri söylemezse, omuzlarından tutup dişlerin takırdayana kadar sarsmazsa anlamayacaksın. Kendini ve senin kadar salak arkadaşlarını kandırmaya devam edeceksin.  Âşık falan değilsin! Kıçının rahatına batacak düşüncelerden ödün kopar. Üç dakikalık düzüşmelerin, osurmaların, ağzını yaya yaya yemek yiyişinin, dilini dişlerinin arasına sokup çıkardığı o sesin, çok kolay incinen erkeklik gururunun, annesini görünce altı yaşına dönüşünün dayanılmaz olduğunu itiraf edersen kendine, altmış bin liralık arabana, ipek gömleklerine, üç yüz liralık parfümlerine, evlilik yıldönümlerinde hediye edilen pırlantalarına, haftada üç gün temizliğe gelen Ayşe Hanım’a, siktiğimin toplumsal statüsüne veda etmen gerektiğini biliyorsun çünkü.

Sen hiç âşık olmadın ki… Aşk 38’likle vurulmak gibidir. Planlayamazsın. Beni şu vursun diyemezsin. Yeri, zamanı, silahı seçemezsin. Sadece vurulursun…

Sen azmıştın yalnızca. Biriyle düzüşebilmenin legal yolu evlilikti. Sürekli düzüşme garantisi sunuyor sandın bu kurum… Etrafına bakındın. Bir piyasan vardı iyi-kötü. Aralarında en kıtıpiyos olanını seçtin. Çünkü onlardan iyi koca olur. Maceracı olmasın (elinde tutamazsın), çok yakışıklı olmasın (etraf her zaman ayartıcı orospularla doludur), ana kuzusu olmasın (hiç çekilmez.) Ama aileye de bir nebze düşkün olsun, yoksa seninle kuracağına da düşkün olmaz. Şimdiki aklın olsa Kamasutra bilenini seçerdin. Ya da en maceracı olanını… Çünkü sıkıntıdan patlıyorsun. O da öyle… Kaçabilecek aklınız olsa ya da cesaretiniz, bir dakika daha katlanmazdınız birbirinize.

Rengi solmuş. Sarsılmış görünüyor. Korkusundan değil de, duydukları yüzünden kımıldayamıyor artık.

“Eminim şimdi cepheye çocukları süreceksin. Çocuklar var ama diyeceksin. Ya evet… En sevdiğiniz bahane. Sırf bunu söyleyebilmek için yaptınız o veletleri bence. Sürekli mızmızlanan, biri senin, diğeri babasının kopyası olan o ikisine bazen sen zor katlanıyorsun. Dünya nasıl davranacak dersin onlara? Tut ki size benzemediler. O zaman onlar nasıl dayanacak dünyaya?

Yalanlarla dokuduğunuz kafeslerde yaşıyorsunuz. Sen kocana, aldığın vazonun fiyatı hakkında yalan söylerken, o da sana, başka kadınlarla beraberken ‘hâlâ işyerindeyim’ diyor. Her yaz tatilinde besiye çekilmiş hindiler gibi otelden dışarı adım atmadan yiyip içiyor, dönüş yolunda mutlaka kavga ediyorsunuz. Çünkü o kadar uzun süre birlikte vakit geçirince nefretiniz depreşiyor.

Bir de kendinizi üst sınıf, uykunuz gelsin diye okuduğunuz birkaç kitap yüzünden aydın sanıyorsunuz. Sosyal demokrasiden bahsediyorsunuz utanmadan, lüks lokantalarda kendiniz gibilerle tıkınırken…

Köpeğinize ayırdığınız gibi bir tabak ve çatal- kaşık tahsis ettiniz Ayşe Hanım’a da, ondan bulaşması muhtemel yoksulluk ve çirkinlikten korunmak için. Onunla –sendenüstünümamaçokiyibirinsanolduğumiçineşitmişizgibiyapıyorum- tarzı konuşmaların yok mu, çıldırıyorum.”

“Kim gönderdi seni? Hakkımda bu kadar çok şeyi nerden öğrendin? Ama söyleyeyim, eksik bilgilendirilmişsin. Ayşe değil temizlikçimin adı, Naife. Vazo değil, kristal viski takımıydı.”

Tüm plastikler aynı.

“Seni bunca rahatsız etmemin sebebi benim gerçek olmam. Çıplak, keskin, sivri gerçek… O parmağındaki on beş Afrikalı değerindeki yüzükten, botokslu yüzünden, Jimmy Choo ayakkabılarından da gerçeğim. Kimsenin canına mal olmuş bir şeyim olmadı benim hiç. Ne de kimsenin uğruna ölmeyi isteyeceği bir şeyim.

Neyse, sen yine o sik kafanı kuma gömmeye devam et. Hem saçların da görünmez. En son moda bu artık nasılsa…  İşini de götüne sok, sizin gibilerle çalışamam ben.”

Onu arada öylece bırakıp çıktım. Makyajı yüzünde saçma bir maske gibi duruyordu artık. Merdivenlerden inerken ‘para mara yok’ dedim. Herkes başının çaresine baksın.

Kitapçıya yürümeye karar verdim. Birkaç kitap çalmam gerekiyordu.

 

Kadire Bozkurt Çarşamba, 07 Eylül 2011 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262