anasayfa altTema Metamorfoz Önce Söz Vardı

Önce Söz Vardı

e-Posta Yazdır PDF

Kafka’nın “Değişim” adlı öyküsünde yazdığı gibi olmadı herşey. Hayır! Öyle değil, bu bambaşka bir değişim. Kafka, Samsa’nın dönüşümünü öykünün ilk paragrafında şöyle anlatıyor; “Gregor Samsa bir sabah tedirgin düşüncelerden uyandığı zaman, kocaman bir böceğe dönüşmüş buldu kendini. Bir zırh gibi sert sırtı üzerinde yatıyor, başını biraz kaldırınca, yay biçiminde katı bölmelere ayrılıp bir kümbet yapmış kahverengi karnını görüyordu...” Böylece devam ediyor.

Herşey o gecenin sabahında başladı.

Gece, salaş bir meyhanenin denize bakan bahçesinde gece fenerini söndürdük, Ege’nin serin sularında. Değişimse bu bir değişim; gökyüzünün mavisi -gökteki yıldızları ve ayı saymazsak- mavi değil siyah, buna bağlı olarak -yansıyan lambaların yakamozlarını saymazsak- denizin rengi de koyu siyah. Ne ay, ne yıldızlar, ne de yakamozlanan lambalar aydınlatmıyor geceyi.

“Hey, Agop” diye bağırıyorum bu yüzden, “balıktaki kılçıkları bile göremiyoruz bu loş ışıkta. Aydınlat şu bahçeyi. Öldürecek misin bizi?”

Agop, içkiden kırmızılaşmış burnuyla koşuşturuyor masamıza, elinde rakı bardağı, “Pasam,” diyor, “neye şikayet edorsun ki?” Eliyle gökyüzünü işaret ediyor; “Yıldızlar, ay, denizde yakamoz, kadehte içki, yüreklerimizde az biraz romantizim... Allahtan belanı mı istorsun?”

Belki de Agop’un bedduası tuttu. Bilmiyorum.

Günün ilk ışınları muhtar çakmağının isli, kirli sarısı gibi yanmaya başlayınca, gececi dostlarımla öpüştük ve hesabı kimin ödeyeceği sorununu çözümledikten sonra, muhteşem yalnızlığımı koluma takıp eve yürüdüm. Değişimse bu da bir değişimdi ve buna hiç dikkat etmedim. Gökyüzü de deniz de yeniden eski güzelim boncuk mavisi rengine dönüştü. Yürüyordum ama nasıl bir yürüme, karada mı denizde mi? Sanki ben yerimde sayıyordum, denizde küçük bir sandalım, sandal sürekli yalpalıyor, denize düşecek gibi sallanıyorum. Bu sallantı midemi bulandırıyor, kusabilirim. Bu gece her geceden fazla mı kaçırdık?

Anahtarla kapıyı açmam sanıldığı kadar kolay olmadı. Anahtar deliğini aramaktan vazgeçip, içgüdüyle kilide soktum. Kapı gıcırtıyla açıldı, o kadar da sus diye söylendim oysa. Kapıya “Şişşt,” dedim, “evdekileri uyandıracaksın...”

Hayır, ayıkken bu kadar aptal değilim. Aptal değilim dediysem de bu kadar olmadığını belirtmek için, yoksa aptallığım baki. Rametli babacığım da belki bunun için adımı Baki koymuştur ve de bilinçli bir seçimdir. Şaban da olabilirdi...

Ayakuçlarıma basarak salona ilerledim. Daha doğrusu ayakkabı uçlarına basarak... Küfrettim kendime ve dönüp ayakkabılarımı çıkardım. Halıda günün ilk ışıklarıyla bıraktığım ayakkabı izlerimi göremeyince derin bir soluk aldım.

Asıl değişim o sabahtı.

Agop’un müzik setinden bahçeye kolonlarla uzattığı hoporlörlerden yayılan bir müzik gibi, Yozgat türküsü söylüyordu karım. Uyanmış, kahvaltıyı hazırlamak üzere mutfakta. Geceden kalma bulaşıkları yıkıyor. Ses mutfak kapısından çıkıyor, yatak odasına ve salona doğru yayılarak salonun kapısına çarpmadan, büfedeki çanağı, çömleği, bardağı kırmadan, “doğa boşluğu kabul etmez, mutlaka doldurur” ilkesine uygun salonu dolduruyor, oradan üzerime geliyor, kulağımdan içime akıyor.

Suna, bunu asla yapmaz. Somurtur, öfkeyle kahvaltıyı hazırlar, “Buyrun beyefendi hizmetçiniz kahvaltıyı hazırladı” demekle yetinir. Sonra bütün gün konuşmaz, yüzündeki somurtuk ifadeyi taşıyarak bütün gün onunla dolanır.

Be değişimden mutluyum. Öyle kalacağını sanmakla ne büyük bir yanılgı içinde olduğumu ertesi sabah öğrenecektim. O sabah da bir Kırıkkale türküsü hak ettiğimi düşünüyordum.

Pazar. Dünkü uykusuzluğumu biraz fazla uyuyarak atmaya çalışıyorum. Ancak uykumun en güzel anında televizyonun sesiyle uyanıyorum. Televizyonda bir kadın durmaksızın konuşuyor, beddualar ediyor. Sabah programlarından biri olmalı. Sunucunun hiç susacağı yok gibi, sözün birini bitirmeden,  denizci düğümü ile ikincisine öncekine bağlıyor aralalıksız sürdürüyor.

Uykumun açılmasını istemiyorum, yeniden bıraktığım yerden sürdürebilirim, uykulu bir sesle “Suna,” diye seslendim, “Televizyonun sesini biraz kısar mısın?”

Ses azalacağına giderek yükseliyor ve bu kez sunucu “İnşallah senin sesin kısılır, bir daha hiç açılmaz. Allah öyle bir dert verir ki, bir daha ağzını hiç açamazsın. Diline versin de dilini kullanamayasın” diye beddua etmeye başlıyor. “Kanser olasın, toprağa gelesin...” diye devam edince, öfkeyle fırladım yataktan ve oturma odasına öfkeyle daldım. Bu öfkeyle televizyonu kucaklayabilir ve pencereden yola fıratabilirdim. O kadar sinirlenmiştim ki, bunu yapardım kuşkusuz ama televizyon kapalıydı ve sunucu konuşmasını ısrarla aynı tonda sürdürüyordu. Sabahın kıraliçesi televizyonda değil, sanki benim evimdeydi. Ses mutfaktan geliyordu.

Suna’ydı. Lavaboda her sabah yaptığı gibi bulaşık yıkıyor. Deterjan köpüklerinin içinde sol eliyle tttuğu tabağı, sol edindeki süngürle hoyratça ovuyor ve hiç durmaksızın yakınıyor.

Hayır, Gregor Samsa değildim, Suna da Gregor Samsa’nın karısı değildi. İnanmaz gözlerle Suna’ya baktım, o benim varlığımın bilincinde olmaksızın yaptığı işi aynı hırçınlıkla sürdürüyor. Tabağın birini alıyor, onu bırakıp, tavalara uzanıyor, bardakların içini dışını köpürterek yıkıyor. Çay kaynamış, üstündeki deliğinden ocağa akıyor, ateşi söndürüyor. Suna kendini yitirmiş ve bulaşık yıkamaktan, çay pişirmekten çok, televizyondaki kadın programları sunucularına özenmiş konuşmaya odaklanmış.

Bütün gün konuşması devam etti. Yorulur ve susar diye bekledim. Konuştukça açılıyor, sesi konuştukça güçleniyor.

Bana en acı ölümü ısmarladı. Tanrısına içtenlikle yalvardı. Gerçekleşmesi için ağladı, dileğinin olmasını bekler biçimde yakarırcasına ellerini açtı ve en acı ölümü bana göndermesini diledi. Her şeyimi yitirmemi, en acı biçimde ölmemi istedi. Çok acı çekmeli, her gün çaresizlikle ağlamaydım. Bunu yaparken çok içtendi, çocuklar kadar saftı. Bir annenin en sevecen, en güzel ninnisi ile beddua ediyordu. Bedduasının hemen gerçekleşmesi, hiç kuşkum yok ki, onu memnun ederdi.

Acılarım sevinciydi...

Kederim mutluluğu...

Onu öylece konuşur durumda bıraktım, kapıyı çarparak çıktım dışarı, daha fazla katlanmam olanaksız, öfkeyle yanlış şeyler yapmaktan kaçındım. Bir katlanma sınırım vardı ve Suna bu sınırı kısa sürede aşmak için rekor denemelerini sürdürdü. En iyisi gözüne görenmemek. Yokluğumda ardımdan bir süre daha konuşur, bağırır, çığlık atar, sonra susar.

Agop’a uğradım. Meyhane boştu. “Nasılsın Agop?”

“İyi değilim vire, iş yok, güç yok...”

“Başlama Agop,” dedim, “Böyle bir fırtınadan kaçıp senin limanına sığındım, sen batırma kayığımı.”

“İki tek atalım pasam, anlatır, açolorsun.”

“Yok Agop,” dedim, “Açılmayayım, açılırsam yiterim. Liman’ın ışıklarını bir daha göremem.”

“Bu kadar mı dertloosun be pasam?”

“Bu kadar Agop, bundan da öte!”

Çalışma saatleri içinde sorun yok, bütün konuşmalardan uzakta bütünüyle kendimi işe veriyor ve dünyayı görmüyorum. İş çıkışları kahveye ya da Agop’un tahta sandalyeli, tahta masalı salaş meyhanesine takılıyorum. Bir süre oyalanıyor, kendi içime gizleniyorum. Yapacak başka bir şey olmayınca kösnül adımlarla evin yolunu tutuyorum ve daha kapıdan içeri girer girmez, aynı sabah programları sunucusu sesiyle Suna kaldığı yerden konuşmaya başlıyor. Ben yokken de kendi kendine konuşup konuşmadığını bilmiyorum. Evlendiğimiz günden bu yana yaptıklarım, ya da yapmam gerektiği halde yapmadıkarım teker teker program konusu oluyor, her davranışım çokbilmiş dullar konseyince yargılanıyor.

Suna’da imalat hatası olduğunu düşünmeye başladım. Açma kapama düğmesini koymayı unutmuşlar.

Benim kötücül yanım yargılanırken, başkalarının eşlerinin iyilikleri hayırla yad ediliyor. Bütün bu konuşmalardan şunu anlıyorum; dünyanın en kötü insanı benim, bütün daktitörler elime su dökemezler. Dünyayı kana bulayan diktatörler; Hitler, Mussolini, Pol Pot, Franco, Somoza, Pinochet, adını anmadığım diğerleri benim yanımda ve yaptıklarım karşısında günahsızdılar ve ben şeytansam onlar melektiler. Son yüzyılın ve önceki bütün yüzyılların en kötü diktatörü benim ve Suna’ya dünyayı zindan etmek için gelmişim.

Durum gittikçe kötüleşti, huzur diye bir duygunun var olabileceğine olan inancımı bütünüyle yitirdim.  Söylenmeleri duymamaya çalışıyorum, ses kulaklarımı tıkasam taş kırma makinanası, matkap gibi kulaklarımı oyuyor ve içime doluyor. Kendime i-pot aldım. Evde Suna’yla birlikte olduğum saatlerde kulaklıkları takıyor, i-pot’un sesini sonuna kadar açıyor, müzik dinliyorum. Elimden geldiğince de karımın ağzına bakmamaya çalışıyorum. O hiç durmaksızın söylenmesini sürdürüyor, susup susmadığını anlamak için baktığımda, dudaklarının sürekli bir devinim içinde olduğunu görüyorum.

Ağzının her geçen gün biraz daha büyüdüğünü anladığımda, bunu öncelikle yanılsama saydım. Bana öyle gelmiş olmalı. İzleyen günlerde ağızdaki bu değişiklik artık bütün yanılsamaların ötesinde açıklıkla görülüyor, evet, karımın dudakları gittikçe büyüyor. Araladan kaç gün geçti bilmiyorum, dudaklar yüzünün yarısını kapmamış ve boynundan aşağı sarkmıştı.

Değişimin yalnızca karımda olmadığını, bana da bulaştığını, Sabahların kıraliçesi programlarının sunucularına özenin karımın dırdırından kurtulmak için i-pot’un kulaklığını kulaklarıma taktığımda anladım. Kulaklıklar bir süre kulaklarımda duruyor, sonra kendilğinden kulaklarımın bilinmeyen dehlizlerinde kayboluyorlar.  Önceleri bunu da önemsemedim, kulaklıkta kabahat buldum,  yenisini satın aldım.

Kulaklıklar kulağımın içinde kaybolup gidiyor. Kör bir kuyudan su çeker gibi kordonundan çekerek çıkarabiliyorum. Sonraki dönemler bilgisayar kulaklıkları kullanmaya başladım.

Suna’nın dudakları gittikçe büyümeye devam etti. Artık göğüslerine kadar sarkıyordu ve her geçen gün aşağıya doğru uzuyordu. Bütün organları yitmiş, Suna’dan geriye yalnızca devinim halinde iki dudak kalmıştı. Suna yoktu artık, yalnızca konuşan bir ağız vardı.

Saçlarımı düzeltmek için berbere gittiğimde berber uyardı beni, “Abi,” dedi, “Senin kulaklar kaç numara?”

Kulak üstündeki saçlarım kesilince iyice ortaya çıktı durum. Kulaklarım gittikçe büyüyordu.

Ne kadar zaman geçti üzerinden şimdi de bilmiyorum.

Suna, açılıp kapanan sürekli konuşan bir dudak, bense devasa bir kulaktım.

 

Halit Payza Salı, 30 Mart 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Kar". Kar temalı çalışmalarınızı 30 Ocak 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
fmag bilgi için tıklayın
Reklam