Yalnızlık bir tek ona aitti. Yalnızlığa bir tek o dayanırdı. Çevresinde kendisine benzeyen hiç kimse yoktu. Aslında onun çevresi yoktu. Çevresine şöyle bir bakanlar ondaki bu çevresizliği fark ederlerdi ama bunu dillendirmeye kimsenin gücü yetmezdi. O kimsesizlerin kimsesiydi. Kimsesi olanlarsa dara düşmedikçe onu akıllarına getirmezdi. Dara düşenlerin ağzında ise bir teselli cikleti olmuştu.
Yalnızlığın içine gömülü karanlığın, karanlığın içine gömülü ışığın, ışığın içine gömülü renklerin, evrenlerin içine patlayan dilsizliğin, görünmezliğin, bilinmezliğin, yetişemezliğin, akıl erdiremezliğin, delirme noktasına getirmenin adı oydu. Kitaplara yazıldı, adına kitaplar yazıldı, onun adına kitaplar yazdırıldı. Kelâmlarının kitaplar aracılığı ile bildirildiği kabul edildi. Cennet ve cehennem kullanılarak adı uygun olmayan işlere bulaştırılarak bir tehdit aracı olarak kullanıldı. Bilgelerin tavsiyelerine özne oldu. Adı savaşlara karıştırılıp ara sıra aşk sonrası patlayıcı bir his veren cinselliğin ilahî boyutu oldu. Olup olmamışlığı filozoflar, aydınlar bilgeler, peygamberler, yeniçağcılar, kuantumcular, hacıcılar- hocacılar, yeni bilimciler tarafından güneşin sadece bir kez doğup, bir kez battığı bir âlem üstünde tartışıldı. Gerçek dünyada yaşayanlarsa bu güneşin sadece bir kez doğup bir kez battığı bu âlemden habersiz olarak yaşadılar. Olanın olmuşluğu olmuştu. Bu olmuşluk kimilerini teğet geçmişti. Kimileri bütün hayatını ayakkabı boyayarak, kimileri eski hırdavat satarak, kimileri isyan ederek, kimileriyse boğularak geçirmişti. Özellikle gece umutsuzluğa kapılanlar geceleri mum yakıp ondan medet umdular. Medet umanlar tapınaklar yapıp, içine altın işlemeli harflerle onun adını yazdılar. Saygıda kusur etmemek adına, medet umdukları konular sona erdiğinde, yavaşça eğilerek ona saygılarını sundular. Geceler gündüz oldu, gündüzler gece oldu. Güneş tepeye vurdu, günün yorgunluğu üstünde iyice ağırlaşınca, tanrıların belirlemiş olduğu yön doğrultusunda akşamüstü kızıllığında düşüverdi dağların arasına… Dağların birden ikiye ayrıldığı, okyanusların dağları içine aldığı, volkanların patladığı, göğün yer olup, yerin gök olduğu, güneşin batıdan doğup, doğudan battığı, bu âleme gelmiş bütün ölülerin dirileceği, büyük bir hesaplaşmanın olacağı söylenen, beklenen, dillenen, kitaplara geçirilen, ‘Ahiret’ denen, adına o şanlı gün düzenlenen de onun kendisiydi. Onun çevresinde ise kimseler yoktu. Onun kimsesi yoktu. Kimsesi olmayan kimsesize yıldızlar, evrendeki kara delikler, gezegenler, uydular atfedilmişti. Atfedilmesinin ötesinde gezegenlerin ardındaki yıldızların, yıldızların içinde yüzdüğü evrenleri içine alan kara deliklerin, kara deliklerin içinde olduğu boşluğun, boşluğun ardında olan bilinmezliğin ve sonsuzluğun yegâne sahibinin o olduğu söylendi. Bu söylenenlerin ardından bir boşluk oluştu. Boşluğun ardından sessizlik, sessizliğin ardından “O kim ki, orada oturan ne ola ki?” soruları geldi. Soru soranlar delirme noktasına geldiklerinde akıl hastanelerine tıkıldılar. Tıkılmayanlar ise, ellerinde avuçlarında buldukları her şeyi tıkınmaya başladılar. Önce yalnızlık geldi, sonra yanılsama, sonra maske, sonra gezegenin yeşil yaprakları, ayılar, aslanlar, kaplanlar dinozorlar, ejderhalar, periler, develer, gümüşler, altınlar yakutlar sarışın hatunlar ve en sonunda ölüm. O hep sessiz kaldı, uzaktan izledi. En azından öyle söyledi onu izleyenler, onun izinde olanlar. Onun izinde olmayanlarsa, onun izinde olduğunu söyleyip onun için, herkesin gözü önünde, oluk oluk gözyaşı akıtanları çok gülünç buldular. Onun için ağlayanların gözlerinden güldür, güldür yaşlar geliyordu. Yaşlar üstlerine geçirmiş oldukları beyaz giysilerin üzerine akıyordu. Onun için ağlanıyordu. Gözyaşı okyanuslara dönüşüp, evrendeki kara deliklerin içinde çağıldıyordu. O ise hep mesafeli, kayıtsız kaldı. Onun yakınında olmayanlar söyledi bunu.
Onlar “Madem O varsa neden akan gözyaşlarınızı durdurmuyor ?”, “O yoksa neden gözyaşı döküyorsunuz ?” dediler.
Ahirette en büyük cezayı alacak olanlar, onun adına gözyaşı dökenler olacaktı.
O kimdi, neydi, nereden geldi, nereye gidiyor, kimi gözetliyor, kimi dinliyor, kimi daha çok seviyor, kimi daha çok kayırıyor, kimi cezalandırıyor, nerede saklanıyor? İnsan mıydı, melek miydi, hayvan mıydı, mahlûk muydu, in midir, cin midir, peri midir, şeytan mıdır, hayra alamet midir, şer habercisi midir, nur pericisi midir? Ruhani mi, cismani mi, âlemci mi, gezginci mi, yolcu mu, hancı mı, ezeli mi, ebedi mi?
O kimdir, nedir, ne yapmıştır, var mıdır, yok mudur? Önümde mi arkamda mı, sağımda mı, solumda mı, aşağıda mı yukarıda mı? O neyin habercisidir. O, olmayıp olmuş gibi görünenlerin çehresi midir? O yalnızların baş edilemez kalabalığı, o kimsesizlerin kimsesi, o paranoyanın kendisidir.






