anasayfa altTema Soytarı Cüceler Sarayı

Cüceler Sarayı

e-Posta Yazdır PDF

 

"there must be some kind of way out of here
said the joker to the thief"
All along the watchtower, Bob Dylan

Babam beni İbrahim Ağa'ya sattığında 12 yaşındaydım. Şehzade'nin sünnet töreninden iki ay önceydi. Şenlikler için soytarılara ve hilkat garibelerine ihtiyaç olduğunu duyan babam olacak o namussuz, soluğu uzak bir hısmımız olan İbrahim Ağa'nın yanında almıştı.

“Bizim büyük oğlanı biliyorsun değil mi İbrahim Ağa” dedi, “Büyük derken, ilk doğan.” Pis dişlerini göstere göstere sırıttı. “Yıllarca cüce filan demedik, yemedik yedirdik, içmedik içirdik. Sapasağlam kardeşlerinden gayrı tutmadık. Hiç karşılıksız ha, en ufak bir iş beklemeden. Rabbimizin takdiri dedik. Ama geçen sene havale geçirip dili de tutulunca, artık anasının yüreği onu evde bu halde görmeye dayanamaz oldu. Zaten kalbi zayıf kadıncağızın, bir gün bu dilsiz cüceye bakıp bakıp içlenirken küt diye gidiverecek, üç evladı ufak yaşta öksüz kalacak diye korkuyorum.”

Hava sıcaktı. Terliyordum. Babamdan gelen işkembe kokusu midemi bulandırıyordu. Başımı tembihlendiği üzere öne eğmiştim. Yine de kendimi tutamıyor, arada bir kaçamak bakışlar atıyordum.  İbrahim Ağa'nın babamın ettiği tek kelimeye inanmadığı yüzünden okunuyordu ama yine de müdahale etmiyor, sessizce dinliyordu.

Kalleş herif, İbrahim Ağa'nın kayıtsızlığından ve benim mecburi sessizliğimden cesaret almış olacak ki yalanlarına kuyruk takmaya devam etti.

“Gitmediğimiz hekim, okutmadığımız hoca kalmadı İbrahim Ağa. Çaresi yokmuş. Bana kalsa asla bırakmam, evlattır eninde sonunda, ama anasının sıhhati mevzu bahis. Zaten hacıydı hocaydı derken elde avuçta ne varsa eriyip gitti. Benim de işler kesat zaten.”

Acındırma faslı bitmiş, sıra satışa gelmişti. Biraz soluklandı. Terini sildi. Mahsun mahsun baktı bana. Başımı okşadı. Belli ki daha önce çalışmıştı bu sahneye. “Cücedir, dilsizdir, ama oturmasını kalkmasını bilir, saygıda kusur etmez, sözden çıkmaz. Sağır da değil üstelik. Hem duyduğuma göre efendimiz cüceleri bilhassa severmiş. Dilsizler de yanından eksik olmazmış. Bu oğlan hem cüce hem dilsiz, daha iyisini arasan bulamazsın vallahi.” Başımı kaldırdım, kendini aptalca bir böbürlenmeye kaptıran kalleşe baktım dik dik.

Bizimki tam yeniden o dipsiz ağzını açacaktı ki İbrahim Ağa elini kuşağına daldırdı, çıkarttığı kadife keseden akçeleri üçkağıtçı herifin avucuna saydı. Ayak parmaklarımın üstünde yükseldim ama namussuzun avucundaki akçeleri görmeye boyum yetmedi. Kaç akçaye satıldığımı öğrenemedim.

İbrahim Ağa ile saraya doğru yürümeye başladık. Hava serinlemişti sanki. Elini omuzuma koydu. “Havale filan hikaye, dilin dayaktan tutuldu değil mi?” diye sordu. Yere baktım. Birşey demedi. Ana kapıya geldiğimizde muhafızlar silahlarını indirdiler. Devasa kapı sanki sihirle açılıverdi. İçeri girdik. Kapı arkamızdan aynı sihirle sessizce kapandı.

İbrahim Ağa beni Soytarıbaşı Şeker Efendi'nin yanına götürdü. Onu köşeye çekti, kulağına bir şeyler fısıldadı. Kadife kesenin belirip kaybolduğunu gördüm bir an için. Ama akçelerin kimden kime geçtiğini anlayamadım. Sonra Şeker Efendi geri geldi, beni kalacağım odaya götürdü. Selanik kumaşından iki kıyafet verdi. Kıyafetleri evirip çevirdiğimi görünce “Merak etme. Sana olur. Ne de olsa hepinizin aynısınız: Küçük” dedi.

Odayı on iki cüceyle paylaşıyordum. Ninemin bahsettiği “Cüceler Sarayı”ndan fırlamış gibiydi herşey. Yedi minik ranza vardı. On dört küçük oturak. Boyumuza göre dolaplar. “Demek diğer insanlar böyle yaşıyorlarmış” diye düşünürdüm sık sık. Herşeyin uyumlu olduğu bu dünya öyle hoşuma giderdi ki, bazı sabahlar herkesten erken kalktığımda etrafıma bakınır ve dünyanın aslında böyle olduğunu hayal ederdim. Herkes benim boyumdaydı, tüm eşyalar bana göre yapılmıştı. Kimse konuşmuyordu. Bütün dünya bu oda gibiydi. Küçük. Sessiz. Daldığım tatlı hayali yıkan şey, bu minyatür eşyaların yanında olduğundan daha da büyük gözüken kapı, ve o kapıyı hışımla açan Şeker Efendi'nin “Kalkın bre melun cüceler!”  nidası olurdu.

Şeker Efendi bizi ve diğer bütün soytarıları avluda toplar, günün işlerine göre taksim ederdi: Saraya gelen paşaları eğlendirmek, haseki sultanların çocuklarına maskaralık etmek, bir sandal sefasını renklendirmek... Padişahın gözde soytarıları ise zat-ı şahanenin canı istediğinde ona soytarılık yapmak üzere iç avluda kalırlardı. Arada bir frenk elçilerinin tabloları için poz vermek gibi alışılmışın dışında vazifeler de çıkmıyor değildi. Ama tüm soytarıların dört gözle bekledikleri yegane olay şenliklerdi. Saray eşrafından birinin düğünü, doğumu, veya büyük bir zafer için tertiplenen şenliklerde bahşişler her zamankinden daha bol olurdu. Alıştığımız düzenin dışına çıkmak ve kendimizi gösterme imkanı da cabası. Saraya girdikten henüz iki yıl sonra padişahın gözde soytarıları arasına girmeme de böyle bir şenlik vesile olmuştu. Padişah, en küçük kızkardeşinin düğünü şerefine düzenlenen şenlikte yaptığım İskenderiyeli Topal Fethi Paşa taklidimi çok beğenmiş, Şeker Efendi'ye bundan böyle iç avluda hazır bulunmamı, başka yerlere gönderilmememi buyurmuştu.

Düğünün ertesi günü divan dağıldıktan sonra padişah gözde soytarılarını havuzbaşına çağırttı. Bana Fethi Paşa'nın taklidini tekrar yaptırdı, çok güldü. İsteği üzerine Şeker Efendi'nin taklidini de yaptım. Aramızda güreş müsabakası düzenledi. Ben birinci geldim. Sonra beni iki cüceyle aynı anda dövüştürdü, yine kazandım. Dilsiz olduğumu ancak bahşişimi vermek için yanına çağırdığında farketti. Efendimizin dilsizleri bilhassa sevdiğini biliyordum. Sevgisinin kaynağı merhamet değil, rahatlıktı. Koskoca cihan padişahının kullarıyla uzun uzadıya konuşması yakışık almazdı, oysa dilsizlerle işaret diliyle dilediğince sohbet edebilirdi. Bana kaç yıldır sarayda olduğumu, ailemin ne yaptığını sordu.  Bir cüce için iyi dövüştüğümü söyledi. Ev ahalisyle hergün kavgaya tutuştuğumu anlatmadım tabii ki. “Babamın kasap dükkanında her gün boyumdan büyük koyunları taşırdım sultanım” diye el işaretleriyle cevapladım.

O günden sonra sık sık huzuruna çağırdı beni Padişah. Her zaman hoşuna giden taklitler, güreşler, su şakaları dışında benden özel olarak istediği bıçaklı hokkabazlık numaralarını, sihirbazlık oyunlarını da yapardım. Bazen de diğer cüceler şaklabanlık yaparken beni ayağının dibine oturtur, benimle işaretleşirdi. Bir keresinde cüce olmanın nasıl birşey olduğunu sordu.

“Çok güzel Sultanım. Dünyam herkesinkinden daha büyük” diye cevapladım. Hiddetlendi. “Bana soytarı cevabı verme! Gerçeği söyle. Emrediyorum” diye bağırdı. Etraftaki soytarılar bir an için durdular, ama birkaç saniye sonra hiçbirşey olmamış gibi şaklabanlıklarına devam ettiler. Beni kıskanlardan ikisinin pis pis sırıttığını gördüm.  Padişahın beni denemediğini anlamıştım. “Yüce efendim, cüce olmak” dedim titreyen parmaklarımla, “her an yanlış bir yerde olmak gibi. Hep başkasının evinde.” Yutkundum.

“Nerede evinde hissedebilirsin biliyor musun cüce? Cüceler Sarayında” Şaka yaptığını düşündüğüm için kahkaha atıyormuş gibi ağzımı açıp belimi arkaya attım.

“Gülmeyi kes. İnanmıyor musun yoksa Cüceler Sarayının varlığına?” Sustum. Ne cevap vereceğimi bilemedim.

“Haşa efendim, ne haddime. Ben kimim ki zat-ı alinizin sözlerinden şüphe duyayım. Bundan önce Cüceler Sarayının hayal mahsülü bir yer olduğunu sanıyordum, yanılmışım. Affedin.”

“Cüceler Sarayı elbette var. Hatta eğer benim lafımdan çıkmazsan seni oraya elçi olarak atamayı düşünüyorum.” diye işaret etti eliyle. Birkaç saniye suratına bakakakaldım. Kafam karışmıştı. Padişah birden kahkayı bastı.

“O günlere daha var. Hadi sen şu Fethi Paşa'yı bir daha yap da neşelenelim biraz.”

Birşey demeden çınarın dibindeki kırık dalı elime aldım, kukuletamı yana devirdim ve topallamaya başladım. Padişah yine kahkahalara boğuldu.

***

Padişahı uzun süre görmedim. Sefere çıkmıştı. Onun yokluğunda Şeker Efendi beni nereye gönderirse oraya gittim. Ama aklım hep padişahın sözlerindeydi. Eskiden bir masal olarak kabul ettiğim Cüceler Sarayı gerçekten var olabilir miydi? Kitaplara, haritalara bakamıyordum, okumam yazmam yoktu. Olsaydı da beni kütüphaneye salmazlardı zaten. Diğer soytarılara güvenemezdim. Beni kıskandıkları için bile bile yalan söyleyebilirlerdi. Başkalarına sormaya da çekiniyordum. Açık vermek istemiyordum ama meraktan da kıvranıyordum. Bir keresinde derdimi İbrahim Ağa'ya açmaya çalıştım, “Elalemin ülkesini sarayını bırak da kendi sarayına bak! Eskisi gibi gülünç olmadığını söylüyor Şeker Efendi. Yeni nümayiş hazırlamıyormuşşun hiç. İki kez de bıçak gösterisinde elini kesmişsin. Aklını başına devşir. Padişah gelmeden kendine çeki düzen ver.” diye azarlayarak konuyu geçiştirdi.

Padişah bahar sonunda seferden döndüğünde pek keyifsizdi. Rivayetler çeşitliydi: ganimetin azlığı, bazı paşaların çıkardığı huzursuzluklar, şehzadenin beceriksizlikleri, en sevdiği kısrağının bacağının kırılması ve öldürülmesi... Bizi artık nadiren havuzbaşına istetiyor, çağırıldığımız   günlerdeyse ilgisiz ve durgun davranıyordu. Bir akşam onu neşelendirmek için kukuletamı devirip elimdeki hayali bastona yüklenmek üzereydim ki “Sakın bir daha o Topal'ı yapayım deme, kelleni alırım!” diye bağırdı. O günden sonra diğer cüceler gibi sadece el şakaları, güreş, ve sulu şaklabanlıklar yaptım. Padişah'la aramın eski haline dönmeyeceğinden, Cüceler Sarayı bahsinin bir daha açılmayacağından korkuyordum.

Umudumu iyice yitirdiğim günlerden birinde Şeker Efendi yanıma geldi, padişahın beni emrettiğini söyledi. Başka kimseyi çağırmamıştı, tuhaf. Kalbim küt küt ata ata efendimizin huzuruna çıktım. Sedirde bağdaş kurmuştu. Elinde kıpkırmızı bir elma tutuyordu. Odadakilere çıkmalarını buyurdu. Yüzünde daha önce görmediğim bir gülümseme vardı.

“Cüce, Topal Fethi'yi istiyorum.” dedi.

“Efendim, bir daha onun taklidini yaparsam-”

“Taklidini değil, kellesini istiyorum cüce.”

Afalladım. Doğru mu işitmiştim?

“Yüce Efendim, ben basit bir soytarıyım, cellat değil. Kaldı ki-”

“Senin ne olduğunu biliyorum cüce. Ama bu iş başka. Yoksa o uğursuzu çoktan saraya çağırtıp Mezarsız Cemil'in baltasının altına yatırtmıştım” Ayağa kalktı. “Bunu bilmek sana düşmez, ama sadece onu boğazlarken tereddüt etmeyesin diye söylüyorum: O bir hain, ve bana karşı bir kumpas içinde. Şu aralara nüfuzu iyice arttı. Açıkça sarayda, bir saray celladı tarafından infaz edilirse ortalık karışabilir. O yüzden iş sana düşüyor. Hem İskenderiyeli Fethi yaşlı bunağın teki. Üstelik topal. Senin gibi bir cüce bile alt edebilir onu”

Bana yaklaştı, karanlık gözlerini gözlerime dikti. “Haftaya kızının düğünü var. Köşküne özel bir nümayiş için gideceksin, ve orada işini bitireceksin. Gerisini sana Mezarsız anlatacak.” dedi.

Geri geri yürüyerek kapıya doğru ilerlemeye başlamıştım ki “Cüce, eğer bunu başarırsan” diye işaret etti. Elmadan bir ısırık aldı. “Eğer bunu başarırsan, dile benden ne dilersen”

Mezarsız'ın bana cesaret için verdiği ot yüzünden mi bilmiyorum, düğün gecesi bir hayal gibiydi herşey. Parça parça hatırlanan bir rüya. Köşke geldiğimi hatırlıyorum. Selamlıkta erkeklerin bir halka yaptığını. Şişebazları, maymunbazları, sazendeleri. Sonra sıramın geldiğini, herkesin bana kahkahalarla güldüğünü hatırlıyorum. Rengarenk fenerleri, sıcağı, işkembe kokusunu. Benden sonra çıkacak çengileri. Kenarda bekleyen köse pehlivanı. Derken Fethi Paşa'nın ayakyoluna gitmek için kalktığını, topallayarak o uzun ve karanlık koridora girdiğini anımsıyorum. Arkasından yaklaştığımı, eteğini çekiştirdiğimi. Ardından soytarılara özgü o abartılı hareketlerle ona bir numara yapmak istediğimi anlatmaya çalıştığımı, onun anlamadığını ama karşısındaki soytarıya hâlâ tonton tonton sırıttığını anımsıyorum. Sonra bir anda elinden bastonunu kapıp sağlam bacağına  tüm gücümle vurduğumu, topal bacağının onu taşıyamadığını ve dizlerinin üstüne düştüğünü, boyunun benimle bir olduğunu hatırlıyorum. Kuşağımdaki gösteri bıçağını çıkarttığımı, arkasına geçip onu boğazladığımı, çıkarttığı hırıltıları. Bir de yere düştükten sonra bile sırıttığını.

Mezarsız, Sarayburnu'ndaki ıhlamurun altında beni bekliyordu. Cinayetin hemen ardından saraya dönmemin tehlikeli olacağını, bir süre saklanmam gerektiğini söylemişti. Terden sırılsıklamdım. “Hallettin mi?” diye sordu. Başımla onayladım. “Seni soytarı seni!” dedi gülümseyerek, “Efendimizden ne isteyeceğine karar verdin mi bakalım?” Başımla bir kez daha onayladım.

O sırada arkamda bir çıtırtı duydum. Sonra gerilen bir sicim. Gözlerimi kapadım. Ufukta, Cüceler Sarayı'nın dillere destan altın kubbeleri belirdi.

 

 

Engin Türkgeldi Cumartesi, 27 Şubat 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam