anasayfa altTema Soytarı Ben Bir Soytarıyım

Ben Bir Soytarıyım

e-Posta Yazdır PDF

Senden önce hiçlik vardı. Senden sonra da bir çeşit hiçlik olacağını düşünüyorum. O halde senin hayatımda olup olmaman ne fark ettirecek? Bir çeşit hayal ürünüsün. Kendim yarattım seni. Saraylardan kovulup modern insan gibi giyinmeye başladığım günden beri eski tadı yok işimin. Peki kendi kendime hayal kurup bunu yaşamamda ne sakınca olabilir. Bu da benim özgürlüğüm işte. Hem artık maskeyle dolaşmaktan da sıkıldım. Kendimi açık ediyorum. Maskenin ağırlığından yoruldum. Bir çeşit normal insan taklidi yapmaktan da bunaldım. Beni içeriye tıkmasınlar diye uzun zamandır kimliğimi gizliyordum ama artık dayanacak gücüm kalmadı. Açıklıyorum kimliğimi; ben bir soytarıyım ve bir soytarı olarak hayatında bir yer edinmek istemiştim yalnızca. Olmadı. İçindeki tüm acıyla birlikte kustun beni. Yapman gereken buydu belki de. Sana kızamıyorum. Ama kaç kez söylemiştim zaten sana. İpuçları vermiştim kim olduğuma dair. İşler bu denli sarpa sarmamalıydı. Şimdi ben kimliğimden huzursuz, sense, o hiç olamayacağım kişi olamadım diye kızgınsın. İlk tanıdığın o kişi. O kişi işte tam da ‘o maskeyi taşıyan’ dediğimdi. Maskeyi taşıyan. Maskeyi taşınması gereken bir çeşit bayrak mı sandın sen? Bir ağırlığı vardı dışarıdan bakılınca. Oldukça ağırbaşlı, güçlü ve kendine güvenli bir insanın maskesi, ama o ben değildim. Şimdi yüzyıllardan bu yana gelen bir çığlık gibi içimde taşıyorum onu. Sahte olduğu ortaya çıktı diye öfkeli. Öfkesi başımı ağrıtıyor. Başımın içinde küçük taş parçaları gibi çığlıkları. Kafatasımın duvarlarına çarpıp duruyorlar. Sürekli zıplamaları bir yana, bir işe de yaramıyor o hücrede yaptıkları. Nasılsa dışarı çıkamayacaklar. Kafamın içinde hapisler çünkü. İşte o küçük şekilsiz taş parçaları gibi düşüncelerim. Savruk, kırık dökük. Oradan oraya koşuşturuyor. Ne anlatıyordum? Kimi anlatıyordum? Kendimi mi? Seni mi? Sen de bendensin belki. Bunca zamandır benden olman gerekir. Ben bir soytarıyım hadi. Peki sen kimsin? Benim yarattığım bir şey. O halde bir soytarının yarattığı şey ne olabilir? Her şey olabilir. Bir kedi? Bir kuş? Bir kargasın belki sen. Ağrılarımın bir diğer nedeni bu olabilir mi? Sürekli gagalaman hayatımı. Modern insanın bana ettiği gibi yüzyıllardır. Sürekli didiklemen ruhumu ve sonra deldiğin kaburgamın içinden aşırdığın o şeyle uçup gitmen uzaklara. Nedeni bu olabilir mi? Sadece onu çalmak için mi bunca uğraş? Bunca mücadele? En başından vermiştim sana oysa bana ait olan her şeyi. Şimdi bana ait olan bir şey kalmadı. Soytarı kimliğimden başka. Şimdi onu da açık ediyorum. Şimdi bana ait olan tek şey bir soytarı ruhu. Ben bir ilişkideki kaybeden tarafım. Âşık olan ve sevilmeyen. Terk edilen her gün yeniden. Kötü bir rüya gibi her gece gördüğüm. Ben bir tarafım. Hangi taraf? Yiten taraf. Yitecek olan taraf. Kendine zarar verecek olan taraf. Ben bir soytarıyım. Etrafınıza bakındığınızda, kalabalıklar içinde görebileceğiniz. Herkes gibi giyinmişim. Kıyafet kanunundan bu yana. Tanınmamak için. Bir kadın erkek ilişkisinde tarafım. Çekip gidemeyen taraf. Hep kalan taraf. Nereye kalan? Kendine kalan. Kendiyle kalan. Kendiyle bile değil. Asla ona ait olmayacak zavallı bir maskeyle kalan. Ama şimdi en azından dürüstçe söylediğim bir şey var. Ben bir soytarıyım. Elimde kalan bu. Kılık değiştirme sanatım. Yoluma devam edebilmek için. Yolumdakilerle iyi geçinebilmek için. Âşık olmadığım zamanlarda kontrollü davranabilmek için. Elimde kalan ve sığınabileceğim tek şey. Değişme sanatım. Dönüşme sanatım. Zaman akarken. Nefes akarken.

Artık kişi, o eski kişi değildir. Değişmiştir sanki. Bu duyguyla ilerlemem gerekiyordu. İlerledim. Yüzyılladır. Korkuyla. Korku. İtici güç. Aynı zamanda dondurucu güç, kanı. Bir duygu nasıl hem kanı dondurup hem de insanı itebilir? Başka hangi duygu bu etkileri yapabilir insana? Aşk mı? İlk denemem. Yaşam mücadelesine katılmaya dair. Âşık olmak. Düş kurmak aşka dair. Düşlerimden beslenmek. Aşktan beslenmek. Sonra açlıktan ölmek. Kana susamış bir vampir gibi. Açlık asla doyurulamayacak. Asla vazgeçemeyecek kandan ama asla susuzluğu dinmeyecek. Onsuz ölecek. Onunla tatmin olmayacak. Sonsuz bir işkence. Sonsuz bir açlık. Sonsuz bir seviş. Koca bir kara delik. Yürekte koca bir boşluk. Asla dolmayacak. Hiçbir maske gizleyemez. İşte açık ediyor kendini en sonunda. Aşkın en yoğun olduğu zamanda. Aşkı itiyor elinin tersiyle. Aşk sınanıyor. Çünkü gerçek kimliğiyle sevilme ihtiyacında. Gerçek kimliğini severse buna gerçek aşk diyecek. Gerçek kimliğiyle sevilirse buna gerçek aşk diyecek. O, maskeye âşık olduğunu söylediği adama kendini açık edecek. Bir suçlu gibi. Bir deli gibi. Diyecek ben buyum aslında. Şimdi ne yapacaksın? İşte kapı orada. Ya beni bu halimle sev ya da git. Ben o senin âşık olduğun güzel ve güçlü maske değilim. Ben içinde bir parça hüzün taşıyan güler yüzlü bir soytarıyım yalnızca. Aşka âşık. Aşkın anlamını bilen. Ama asla tatmin olmayacak. Ne diyorsun?

Dedi ki, düş görüyorsun. Dedim ki, ben kendi gerçekliğimi istediğim ‘an’da ancak bu şekilde değiştirebilirim. Hayatta kalmamın başka yolu yok. Buna mecburum. Bunu kişisel olarak alma. Ne de olsa benim işim buydu yıllar yılı. Modern çağda yaşıyor olmam artık o eski zamanlardan izler taşımıyor olduğum anlamına gelmez. Hem bak, geçmişte yaşadığım şeylerin, anılarımın bile içine yerleştirdim seni dikkatlice. Onları seninle paylaşmamış olsak bile içlerindesin. Geçmişime de işledin. Geleceğime de. Aşkın anlamı bu değil midir? Yoksa kim olduğumun ne önemi var ki? İnsan istediği an istediği yaşa bürünebilir mi? Bunu da başarabilirim senin için. İnsan istediği an başka bir zaman diliminde yaşayabilir mi? İste yeter. Yapabilirim. Daha ne kadar soytarılık yapılırsa aşk için. Hepsini yapabilirim. Her kılığa girebilirim. Her oyunu oynayabilirim. Herkes olabilirim. Ama istiyorum ki, sen gerçek ‘ben’i bil. İstiyorum ki sen gerçek ‘ben’i tanı. Ne diyorsun?

Çok kaybettim. Geri çekilmedim. Ama şimdi bırakıyorum her şeyi. Yenildim, dedi. Dedim ya ben bir taraftım. Aşkta kaybeden taraf. Yenilenin karşısında yine yenilen taraf. Bir satranç oyununda berabere kalanlar gibiydik. Ne kazanan vardı, ne kaybeden. İki tane yenilen yalnızca. Yere düşen. Birbirine üstün gelemeyerek. Birbirini terk eden. Aşkın terazisine hiç uymayacak bir ikili. Bir soytarı, aşka âşık ve bir filozof, akla âşık. Asla birlikte olamazlardı. Ne düş ne de yaşamın gerçekliği kazanabilirdi. Öyle de oldu. Gitmeyi seçtin. Bütün âşıklar gibi sevdiğini hor gören. Kendi anlayışın vardı aşkla ilgili. Orası kesin. Ama bu benim anlayışıma uymuyordu. İki ayrı dil konuşup, birbirini seven iki ayrı milletten insanlar gibiydik. Ama karşı tarafın bilmediği kelimeleri sabırla öğretme sanatını icra edemedik. Aşk, bir çeşit dilbilimciliktir. Bir çeşit ruh çözümlemesi belki de. Soytarılık işte. Vücut dili ve kelimelerin anlamlarını çözme uğraşı. Soytarılıktan başka bir şey değil. Bir anlamda zekâ oyunu. Kesin soytarılık. En azından bizim aramızdaki bu çeşit bir aşktı. Ne dedin? O anda kapının açıldığını duydum. Hayatımda gördüğüm en büyük, en geniş ve en ağır kapıydı o. Bu kadar hızlı açılmasına şaşırdım. Ardından kapatmadın. Gidişini izlemem için. Sen ufukta yitene dek. Yürüyüşünü, sırtının biçimini, ellerinin salınımını bana her açıdan gösterecek binlerce aynayla kaplıydı sanki etrafım. Kapı bir türlü kapanmıyordu. Sen ufukta küçülene kadar. Gidişini izledim. Başın önünde, düşüncelerden ağırlaşmış. O çok sevdiğim başını izledim aynadan. Kapı bir türlü kapanmıyordu. Sanki yıllar geçti orada. Yaşlandım gidişini izlerken. Saçlarım uzadı. Yüzümdeki çizgiler uzadı. Kapı hala kapanmıyordu. Ben değişmeye başlamıştım. Aynalar hala seni yansıtıyordu. Unutmamam için. Gidişini. Unutmamam için kim olduğumu. Olduğum kişi yüzünden gidişini aynalar bana durmadan hatırlatıyordu. İşte başladı. Bin bir çeşit ağrı içimde, dışıma akamayan, ifade edemediklerimin fiziksel yankıları sadece. Her gün yeniden terk edilmek gibi sana âşık olmak. Her gün yeniden. Hiç bitmeyecek, hiç uyanamadığım bir rüya. Sonra boşluk. Varolarak yeterince yer işgal ediyorum ve sana âşık olarak kat kat büyütüyorum o yeri. Buna hakkım var mı? Ben kimim ki âşık oluyorum? Düşünmeme isteğiyle dolarken daha çok düşünmek. İşte böyle düşünürken bir soytarılık geldi aklıma. Bu aynaları bir şekilde kırmam gerekiyordu. Yeniden özgür olabilmem gerekiyordu. Dilediğim zaman bir kanama başlatabilirdim burnumdan aşağı. Beynimdeki taşları dökebilirdim. İşte kendimi yeterince sıkınca bir damlayla birlikte bir tanesi düştü bile. Avucuma, ağırca. Sanki bir pıhtıdan oluşmuş, öyle taşlaşmıştı. Olanca hızımla fırlatıp attım onu kapıdan dışarı. Aynaların en büyüğü kırıldı. Tuzla buz oldu. Onu diğer küçük aynalar izledi. Artık sen de yoktun, aynalardaki aksin de. Dışarısı buz gibiydi şimdi. Rüzgâr çıkmıştı beynimi donduran. Kapıyı hızla kapattım. İçimde kalanlar, hiç gelmeyecek birini bekleyerek daha fazla üşümesinler diye. Kapının bu kez bu kadar kolay kapanışına şaşırdım. Şimdi yeni bir soytarılık düşünme zamanıydı. Artık maskeler yok. Kapalı kapılar ardındayım. Her şeyi yapabilirim korkusuzca. Özgürce. Beklemeden. Kartları tekrar dağıttım masanın üzerine…

 

Burçe Gürsel Salı, 30 Kasım 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam