Lokman Hekim'den 120 yıl önce ya da 358 yıl sonra doğan bir adam vardı. Dağ bayır dolaşarak topladığı otlardan ilaçlar yapar, hastalıkları iyileştirmeye çalışırdı. Karşılığında insanlardan tek istediği karnını doyurmalarıydı. İlk önce her şey çok iyi gidiyordu. Hastalıklar iyileşiyor, adama olan saygı günden güne artıyordu. Memleketinde ve etrafındaki ülkelerde iyice meşhur olmasına rağmen insanlardan istediği şey hep aynıydı: Karnını doyuracak kadar yemek. Adamın isteği değişmedi ama insanlarınki değişti. Verdikleri iki lokma ekmek zamanla fazla gelmeye başladı. Kimisi adamın, ailesindeki herkesten çok yemek yediğini söyledi, kimisi doymak bilmediğini... Giderek adama verdikleri yiyecek tek bir parça somun ekmeğe kadar düştü. Bir süre sonra da köpekler için ayırdıkları kuru ekmek adamın yiyeceği oldu. Ama o hiçbir şey demedi. Ve günün birinde tek bir kırıntı bile vermemeye başladılar. Adam sarıkantaron dedikçe sırtlarını döndüler. Binbirdelikotu dediğinde yüzüne bakmadılar. Sumiğferi deyince yüzüne tükürdüler. Kadıntuzluğu dediğinde ise dedikleri şey şuydu: Şarlatan.
Bu laf onu yıktı. Bir daha çay bile içmedi.
Doğumu Harry Houdini'den 243 yıl öncesi veya 39 yıl sonrasıydı. Kendini illüzyonistliğe adayan bir adam vardı. Küçük yaşlarında ustasından öğrendiği, sonrasında ise kendi keşfettiği numaralarla çevresindekilerin takdirini kazanıyordu. Öyle herkesin bildiği, kadın kesme, havada uçma, yer değiştirme, vücut değiştirme, zincirden kurtulma gibi numaralar değildi yaptıkları. Hiç yapılmamışları yapıyordu. Hiç denenmemişleri deniyordu. Yirmili yaşlarının ortalarına geldiğinde alanında tekti. Yaptığı numaralar akıl alacak gibi değildi. Gösterileri dolup taşıyor, hayranı olan kızlardan başını alamıyordu. Yine böyle bir gösteri günü, yerden, üstünde hiç bir delik olmayan sahne zemininin bir köşesinden çıkıp başka bir köşesinden yine yere girme numarasını yaptığı gün seyircilerden biri bağırdı: Girip çıktığın yerler hileli! Başka yerleri kullan. Adam şaşırmıştı. Yaptığı sihirbazlık değil, illüzyonistlikti. Yoktan bir şeyi var edemeyeceğini daha ilk dersten öğretmişti ustası. Bu kuralı asla unutmazdı. Her gösteri önceden kurulmuş bir düzenekten ibaretti. İşin en önemli kısmıysa bunun düzenek olduğunu seyirciye hissettirmemekti. İllüzyondan zevk almaktansa onu çözmek isteyen insanlar her devirde olduğu gibi o zaman da vardı. Seyircinin arkasından başka sesler de çıkmaya başlamıştı. Numaranın giriş çıkış yerlerinin değişmesini istiyorlardı. Bu imkânsızdı. Beş dakika sonra salonu boşaltan insanların bağırışları bir uğultu halini almıştı. Hep bir ağızdan şöyle bağırıyorlardı: Hokkabaz!
Bu laf onu yıktı. Bir daha avcundan mendil bile çıkartmadı.
William Shakespeare'den 100 yıl önceydi; belki de 100 yıl sonra. Hayatını oyunlar yazarak kazanan bir genç adam vardı. İlk başlarda çok rağbet edilen oyunlar değildi yazdıkları. Daha çok trajediler yazıyor, az da olsa karnını doyuracak kadar kazanıyordu. Sonra bir ara dram denedi. Trajediden daha iyiydi ama o da çok kazandırmıyordu. Bir gece aç karnına otururken neden fars yazmıyorum diye düşündü. Daha önce denemediği bir türdü. Hemen o gece masanın başına geçip yazmaya başladı. Tüy kalem ve mürekkep yetmedi yazdıklarına. Sabah olduğunda iki perdelik bir fars yazmıştı bile. Hemen o gün, çalıştığı tiyatronun sahibine götürdü oyunu. Adam oynanabileceğini söyledi. İki ay sonra provalar bitti. Bir hafta sonra oyun başladı. Bir hafta orta karar seyirciyle devam etti. Fısıltı gazetesi sayesinde oyunun ikinci haftasında bilet sırasındaki kuyruk kralın sarayına kadar uzuyordu. Artık trajedi ve dramı tamamen bırakıp kısa sürelerde ikişer perdelik farslar yazmaya başlamıştı. Hepsi dolu salonlara oynayan oyunlar adamın cebini ve karnını da doldurmaya başlamıştı. Fars döneminin ikinci yılına henüz girmişti. Otuz yedinici oyununun galasını insanlarla beraber izliyordu. İlk perdenin ortalarında salondan homurtular gelmeye başladı. Daha önceki oyunlarda çıt çıkarmayan seyirciler huzursuzca koltuklarında kımıldıyorlardı. Adamı rahatsız etmişti bu durum. İlk perde bittiğinde şehrin ileri gelenlerinden biri adamın yanına yaklaşarak fısıldadı: Çok ucuz! Rezil, kepaze, pespaye bir şey bu. Salondan çıkarken soylu adamın paltosu elindeydi. Soylu adamın bu lafını duyan pek çok kişi ikinci perdeyi seyretmedi. Oyunun sonunda ise insanların suratı bir karıştı. Her zamanki güldürü unsurlarını kullanmıştı hâlbuki. O zamanlar kimse ucuz olarak görmemişti. Kalın boynuna bol bol mücevherler takmış olan yaşlı, bodur kadın yanından geçerken adama doğru tısladı: Şaklaban!
Bu laf onu yıktı. Bir daha muhabbet kuşunun dökülen kanat tüylerini bile eline almadı.
Diyojen'den beş yıl önce bilemedin on yıl sonraydı. Sokaklarda, bulduğu kuytularda yaşayan, ekmeğini gerçek anlamda taştan topraktan çıkaran bir kadındı. Ne kadar zamandır kentte yaşadığı bilinmezdi. Genelde sessizdi ve insanlar ona saygı duyarlardı. Bazen bir köpeğin derme çatma kulübesinde kalırdı. 'Önemli olan çatısı olan bir yerde yaşamak değil, çatısı olan bir insan olmak',derdi. İnsanlar saygı duyarlardı. Bir bakardın kışın ortasında buz tutmuş nehrin buzlarını kırıp elbiseleriyle yıkanırdı. 'Hayat da buz tutmuş bu nehir gibidir. Bazen donar, tıkanır. Eğer onu kırıp parçalamazsan ilkbahara kadar çözülsün diye beklemek zorunda kalırsın',derdi. İnsanlar saygı duyarlardı. Hayvanları severdi ama karnını da doyurmak zorundaydı. Nadiren bir kaplumbağayı yakalar, ters çevirip ateşin üstüne koyar, pişirirdi. 'Vazgeçilmez hiçbir şey yoktur. Tehlikelerden kurtulmak için vazgeçilmez kabuğuna çekiliveren kaplumbağa, sırtüstü ateşe düştüğünde o kabuğunu terk edebilmek için kim bilir neler verirdi',derdi. İnsanlar saygı duyarlardı. Sonra ne olduysa saygı duymamaya başladılar. Ne söylediyse dikkate alınmaz oldu. Saygı duymama giderek tiksinmeye dönüştü. Ardından da nefret etmeye. Artık hiç kulak verilmez olmuştu kadın. ' Büyük şeyler hayal ettim. Ama hayal ettiklerim için hayalettim',dedi. Buna karşılık dedikleri şey şuydu: Meczup!
Bu laf onu yıktı. Bir daha hiç düşünmedi.
Bir zamanlar bir yerdeki bir krallıkta bir soytarı vardı. Babası, babasının babası, onun babası hepsi saray soytarısıydı. Küçük oğlu da büyüyünce soytarı olacaktı. Günlük mesaisini yapmak için kralın yanına gitti. Kapalı kapılar ardından kralın şen kahkahaları geliyordu. Yarım saat kadar içerde kaldı. Dışarı çıkıp küçük odasına doğru ilerlerken kapıdaki muhafızlardan biri şöyle seslendi: Soytarı.
Bu laf onu elbette hiç etkilemedi. Sadece şöyle cevap verdi: Efendim?






