
Sam, Rick ve Ilsa içkilerini yudumlarken, “Casablanca”
Nerede kalmıştım diye soruyor Semiha Hanım, başımı kaldırıp cevap veriyorum, gelinlik diyordunuz, Nubar Bey dikmiş, evet evet, gelinliğimi o vakitler İzmir'in en namlı terzisi Nubar Sartoryan bizzat dikmişti, böyle boydan bütün drapeli, dantel üzerine inci işlemeli, parlak satenden bir gelinlik, rüya gibi, öyle bildiğin terzilerden değildi Nubar Bey, kapısını her çalanı içeri almaz, aldığı zaman da her müşterinin kıyafetini kendi dikmezdi, ama bizim düğün başkaydı tabii, tüm cemiyet düğünde hazır bulunacaktı, Semiha Hanım'ın sesi de tıpkı elleri gibi titriyor, o bunun farkında değil, anlatmayı sürdürüyor, koskoca Konsolos Hamdi Bey'in büyük oğlu Feridun Bey evleniyor ne de olsa, az mı, tahsilini Paris'te tamamlamış, henüz dönmüş memlekete, bütün gözler üzerinde, ama ben de az değildim hani, o sırada hafif bir rüzgâr esiyor odanın içine, pervazdaki nergislerin kokusunu duyuyorum, anlatıyor Semiha Hanım, tekrar tekrar aynı hikayeyi anlatıyor bana, her gün her hafta aynı hikaye, Edremit'in yarısı bizimdi o vakitler, mübalağa etmiyorum, zeytinlikler, bağlar, bahçeler, ben de meşhur zeytin tüccarı Sabahattin Bey'in tek kızıyım eninde sonunda, kültürlü, hanımefendi, güzel, daha ne olsun, hiç unutmam Feridun Bey bana bir keresinde koca Avrupa'yı gezdim, envai çeşit hanım tanıdım, lakin sizin gibisine rast gelmedim demişti, şimdi Semiha Hanım'a öğlen ne yediğini sorsam hatırlamaz, ama her gün düğün menüsünü ezbere sayar, işte yine bir çırpıda söyleyiveriyor, baharatlı peynir tartölet, mantarlı kişloren, kuzu pirzola persiye ve krem brüle, devam ediyor, Feridun Bey diyor, eksik olmasın, benim düşkün olduğumu bildiği için hususi olarak küçük bir orkestra tutmuş, vals çaldırmıştı düğünde, dönüp durmuştuk bütün gece, gülümsüyor Semiha Hanım, o sırada bir sineğe takılıyor gözüm, odanın ortasında dönüp duruyor, sonu gelmeyen daireler çiziyor, Semiha Hanım da devam ediyor kendi dairelerini çizmeye, koskoca Hariciye Nazırı Abidin Bey bile onca işini gücünü bırakıp düğünümüze iştirak etmişti, Feridun Bey'in nikah şahidiydi, tam bir beyefendiydi Abidin Bey, çok da nüktedandı, bütün gece davetlileri eğlendirip durdu, biraz sonra gülmem gerekeceğini düşününce biraz geriliyorum, zor geliyor, aynı şakaya kaç kez gülebilir ki insan, bir tiyatro gibi her şey, artık hangi sözüne ne karşılık verdiğimde mutlu olduğunu, hangi cevaba kızdığını biliyorum, aynı replikleri tekrarlıyoruz her gün, ama en çok ne zaman eğlendim biliyor musun Sadık evladım diye soruyor Semiha Hanım, Fabrikatör Cevat Bey'in eli dans ederken zevcesi Neslihan Hanım'ın inci kolyesine takılmış, kolyenin ipini koparmıştı da, ta Mayorkalardan gelen pembe inciler yerlere saçılmıştı, hahayt, bir baktık o burnu havada Neslihan yerlere çökmüş bir yandan Cevat Bey'i azarlıyor, bir yandan da tek tek incilerini toplamaya çalışıyor, tüm cemiyetin ortasında hem de, düşünebiliyor musun Sadık, kahkahalara boğuluyor Semiha Hanım, ben de gülmeye çalışıyorum, sahte bir kahkaha can çekişiyor ağzımda, beceremiyorum, ne o Sadık, neden gülmüyorsun oğlum, eğlenceli bulmadın mı yoksa diye soruyor, kaşları çatık, sinirlendi, sinirlendirmemek lazım, hayır anneciğim diyorum, çok komik diyorum, ama oğlu Sadık olmadığımı, hastabakıcı Hasan olduğumu söylemiyorum, Sadık Bey'in sekiz aydır uğramadığını, klinikle sürdürdüğü tek ilişkisinin her ayın beşinde gönderdiği paradan ibaret olduğunu anlatmıyorum, bir keresinde açıklamıştım her şeyi, yarım saat ağlamıştı, zar zor teselli edebilmiştim, bunca gözyaşından sonra bir daha unutmaz sanıyordum ama daha ertesi gün yine başlamıştı bana Sadık diye seslenmeye, boşuna çekmiştim onca sıkıntıyı, bırakayım kendi dünyasında yaşamaya devam etsin, o hiç değişmeyen, her şeyi tekrar tekrar yaşadığı dünyada kalsın ölene kadar, aynı hikayede aynı kelimelerle, gerçek şu ki tekrarlar sadece hatırlayabilen için sıkıcı, Semiha Hanım için değil, sıra balayına geliyor, Feridun Bey beni Paris'e götürdü balayında diyor Semiha Hanım, senelerdir kitaplarda okuduğum her yeri gezdirdi bana, Pont Neuf, Notre-Dame, Montmarte, Panthéon, ama ne yalan söyleyeyim, hiçbiri tasavvur ettiğim gibi değildi, hergün içine biraz çocuksuluk katarak anlatıyor bunları Semiha Hanım, tuhaf şey şu insan beyni, nasıl oluyorsa hep aynı cümleleri kuruyor, aynı kelimeleri seçiyor, üzerinde yürüne yürüne otların artık bitmediği patikalar gibi beynin kıvrımları, yolcular hep aynı yolları tercih ediyor, Semiha Hanım anlatıyor hâlâ, itiraf edeyim Sadık diyor, sükut-u hayalime tek istisna Ladurée Royale'deki makaronlardı, ben frambuazlıya bayılırdım, Feridun Bey likörlüye, o makaronun ağzımda erirken bıraktığı tadın inan ki bir eşi daha yok, Semiha Hanım'ın sesi de tıpkı elleri gibi buruş buruş, o bunun farkında değil, konuşmasını sürdürüyor, bir akşam Saint-Germain'de bir sinemaya götürdü baban beni, suareye, Casablanca oynuyordu, o vakit daha memlekete gelmemişti film ama namı duyulmuştu, afişine bakıp bakıp nasıl olduğunu tahmin etmeye çalışırdı herkes, ah, Feridun Bey evlendiğimizde aynı Humphrey Bogart gibiydi, yürüyüşü, sigarasını yakması, tıpkı Bogart, beni de Ingrid Bergman'a benzetirlerdi arkadaşlar, gözlerim mavi, saçlarım onunkiler gibi dalgalıydı, harikulade bir filmdi Casablanca, öyle romantik, öyle etkileyiciydi ki, inanır mısın balayımızda her gece gittik o sinemaya, memlekete döndüğümüzde filmi ezbere biliyorduk artık, evet, artık ezbere bildiğim bir film Semiha Hanım'ın hayatı, canım o gün hangi bölümü isterse anahtar kelimeyi söylüyorum ve oraya atlıyor Semiha Hanım, dram ve gözyaşı istersem Limoges porseleni diyorum ve Feridun Bey'in metresinden içki ve kadın parfümü kokarak döndüğü gece o canım Fransız porselenlerini nasıl bir bir kırdığını anlatıyor, heyecan istersem sis bastırmıştı diye sufle veriyorum ve bir tekne gezisi sırasında aniden bastıran siste kaybolmalarından, ne bir karış önlerini ne bir karış arkalarını göremedikleri o tuhaf günden bahsediyor, ama bugün canım biraz sıkkın, neşeli bir hikaye dinlemek istiyorum, arada birkaç küçük kahkaha belki, uygun zamanı bekliyorum, nerede kalmıştım diye soruyor Semiha Hanım, başımı kaldırıp cevap veriyorum, gelinlik diyordunuz, Nubar Bey dikmiş.






