Hep o bilimkurgu kitaplarından okuyup filmlerinden seyrettiğimiz, bizleri alıp bambaşka âlemlere götüren, bir kısmında o hikâyelerin içinde olmayı isteyecek kadar cazip ama daha büyük bir kısmında kimsenin orada olmayı istemeyeceği durumları, olayları içeren, bin türlü insan, robot, mutant ve mahlukatla dolu bir evreni anlatan, genellikle insanın içine sıkıntı veren kıyamet sonrası öykülerde hayatta kalmaya çalışan o son adam vardır ya... Ve bu öyküler istisnasız Amerika'da geçer ya da en azından Amerikalılar üzerinden anlatılır ya...
Ben William Leonard Johnson Jr. olarak o hikayelerin canlı bir kanıtıyım.
Dünyada kalan son insanım. Üstelik bir Amerikalı.
Teksaslı bir çiftlik sahibi olarak ilk önceleri bu durumu pek de önemsediğimi söyleyemem. Açıkçası çiftliğin içindeki küçük göletin dibini ıslah etmeye çalışırken duyduğum o patlama ve sarsıntı sesinin ne olduğunu da pek anlayamamıştım. Yedi metre derinlikteyken bile büyük bir patlama olduğu belli oluyordu. O anda hemen suyun üstüne çıkmak istedim. Ama arka arkaya bir iki patlama ve daha şiddetli sarsıntılar olunca bir süre suyun altında kalmaya karar verdim. İlkokuldayken nefes tutma şampiyonu olduğum için üç dakika kadar su altında kaldım. Ortalığın iyice sakinleştiğine inanınca yüzeye çıktım. Eşim Sandra, çocuklarım Eugene, Matilda, Heather, Johnny, Trish ve Frank elbette aklımdaydı. Ama Teksaslı bir çiftçi olarak hemen ahıra, sığırlarımın yanına koştum. Hepsi yerdeydi. İlk önce karınlarını doyurmuşlar ve geviş getirerek uzanmışlar sanabilirdiniz. Ama hayır. Onların ölmüş olduklarını anlamak için benim gibi tecrübeli bir çiftçi olmalıydınız.
Daha sonra derhal eve koştum. Tavuklar, horozlar, kazlar bahçenin her tarafına saçılmıştı. Köpeğimiz Ginger verandadaki salıncağın üstünde, dilini sarkıtmış olarak cansız sallanıyordu. İçeri girdim. Hemen mutfağa koştum. Sandra'nın sol kolu mutfak kapısından koridora uzanmış, yerde yatıyordu. Buzdolabının kapağı açıktı. Zemin cam parçaları ve zencefilli gazozla kaplanmıştı. Üst kata, çocukların yanına çıktım aceleyle. Şimdi onları o halleriyle tekrar gözümün önüne getirmek istemiyorum. Bu bana öyle acı veriyor ki...
Ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Tek bildiğim bütün canlıların bir anda ölmüş olduğuydu. Oldukları yerde. Yardım isteme fırsatları olmadan. Olaylar hakkında bir bilgi edinebilmek için derhal televizyonu açtım. Kanalın birinde eski bir komedi filmi oynuyordu. Bir diğerinde yarışma programı vardı. Bir başkasında ise bölgedeki küçük bir kilise için yardım toplayan bir peder vaaz veriyordu. Herhangi bir son dakika haberi bulamadım. Zaten bir süre sonra hangi kanalı açtıysam, ilk açtığım andaki program bittikten sonra başka bir program başlamadığını gördüm. Ekranlar kararıyor ya da sabit bir görüntüden başka bir şey çıkmıyordu. Haber kanallarını açtığımda ise gördüğüm manzara beni şok etti. Canlı haber sunulan programların çoğunda masanın üstüne yığılmış bir spiker görüntüsünde donmuştu ekran. Bir kısmında ise muhtemelen kamera ve kameraman düştüğü için stüdyonun görmememiz gereken yerlerinde donmuştu görüntü. Spotlar, tavandaki profiller, arka plandaki çalışanların yere yığılmış halleri...
Komşulara koştum. Hepsinde aynı manzara...
İlk başta yaşadığımız bu durumun bölgesel bir şey olduğunu zannetmiştim ama Washinghton ve Maine gibi Birleşik Devletler'in bizden en uzak iki ucundaki bölgesel televizyonlarda da aynı şeyi görünce bunun küresel bir facia olduğuna kanaat getirdim.
Facianın dünya çapında olduğunu zannetmem için daha fazla bilgiye ihtiyacım yoktu. Bütün ortalama Amerikalılar gibi dünyanın sadece Amerika'dan ibaret olduğunu düşünüyordum o sıralar. Halbuki Kanada, Meksika ve Peru gibi bir sürü dünya ülkesi daha vardı. Ha bir de şu kadınların kalçalarında puro sardığı memleket.
Kendimi toparlar toparlamaz önce hayvanlarımı, sonra ailemi gömdüm. Bunda hiç kötü niyet aramayın. Hayvanlar öldükten sonra boşalan anüs büzücü kasları nedeniyle ahır o kadar iğrenç kokuyordu ki bir an önce onlardan kurtulmaya karar verdim. Ailem içinse elbette daha özenli mezarlar kazarak kendi çapımda küçük bir cenaze töreni düzenledim.
Televizyonların hiçbiri artık yayın yapmıyordu. Radyoların ise sadece otomatik çalma listesi ile yayın yapanları müzik çalıyordu. Bir süre sonra şarkı döngüsüne alıştım. Her üç saat on yedi dakikada bir başa dönüyordu liste.
Kamyonetin radyosunu bu istasyonlardan birine ayarlayıp şehre doğru yola çıktım. Tozlu yollarda güneşe karşı direksiyon sallarken şehirde kesinlikle başka insanlarla karşılaşacağıma emindim. Dünyada kalmış tek insan ben olamazdım. Ama olmadı.
Kamyonetimle, gidebileceğim kadar uzağa gittim. Ne Teksas'ta ne de çevredeki eyaletlerin herhangi birinde tek bir kişiye bile rastlamadım.
O günden beri de kimseyi görmedim.
Dört yıldan fazla süredir dünyada tek başımayım.
Eski mutlu günlerimdeyken etrafımda tanıdığım insanlar dışında kimseyi görmekten hoşlanmazdım. Kasabadaki komşular, küçük marketteki ve bardaki çalışanlar, banka ve posta idaresi memurları... Başka kasabalardan izci kurabiyeleri satmaya gelen çocuklara bile şüpheyle bakan biriydim ben. Daha doğrusu aile olarak böyleydik. Kasabadaki diğer aileler de aslında bizim gibi düşünüyordu. Komşu kasabalardakilerin de bizimki gibi düşündüğüne emindim. Tıpkı başka eyaletlerin de aynı şekilde düşündüğü gibi. Bu nedenle, kapısına gelen izci kızdan korkan insanlarla dolu olan bir ülkenin, kendisininki dışında hiçbir ülkeyle doğru dürüst ilgilenmemesi, onları tanımaması, kendisi dışında herkese yabancı gözüyle bakmasından daha doğal bir şey olamaz.
Tabii bu düşüncelerim felaketten önceki düşüncelerimdi.
Sonra birden uyandım.
Arka bahçeden sesler geliyordu. Sandra yanımda değildi. Yataktan fırlayıp hemen tüfeğime sarıldım. Mutfak kapısının arkasında siper aldım. Kafamı hızlıca kaldırıp dışarı bakıp tekrar eğildim. Sakalları nerdeyse dizine kadar inen bir serseriydi.
“Arazimden defol!” diye bağırdım.
“Ulu Tanrım!” diye bağırdı adam.
“Eğer on saniye içinde gitmezsen beynini dağıtacağım!” diyerek tüfeğin namlusuyla kapının camını kırdım. Mermiyi namluya sürdüm.
“Hey! Sadece konuşmak istiyorum. Lütfen...” diye devam ediyordu ki bir el ateş ettim.
Adam büyük çınar ağacının arkasına saklanmıştı. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Silahı olmadığı açıktı. Yoksa ateş ederdi. Hele kendimi iyice ortaya çıkardıktan sonra. Adam yavaşça ağacın arkasından açığa çıktı. Şimdi tam olarak görebiliyordum onu. İlk düşüncemde yanılmamıştım. Tam bir serseriydi.
“Benden bir zarar gelmez. Sadece konuşmak istiyorum. Tanrım... Buna inanamıyorum. Biliyordum! Biliyordum! Şimdi sana doğru yaklaşıyorum. Ellerim havada. Silahım yok. Bana bir şey yapmayacağından eminim. Bir adım daha atıyorum...”
Hep o Red Kid, Pekos Bill, Teksas, Tommiks çizgiromanlarından okuduğumuz, western filmlerinden seyrettiğimiz, bizleri alıp bambaşka âlemlere götüren, bir kısmında o hikayelerin içinde olmayı isteyecek kadar cazip ama daha büyük bir kısmında kimsenin orada olmayı istemeyeceği durumları, olayları içeren bin türlü haydut, kanun adamı, kovboy ve kızılderiliyi anlatan western dünyasında vardır ya hani... Kasabaya gelen yabancı asla sevilmez. Ve açıkça belirtilir: “Biz burada yabancıları pek sevmeyiz!” Ve bu öyküler yapısı gereği, bilimkurgu öykülerinden daha çok Amerikalıdır ve Amerika'da geçer.
Sandra'nın ve çocuklarımın ve sığırlarımın ve diğer hayvanlarımın aslında yıllar önce öldüğünü tetiği ikinci kez çektikten sonra hatırlayabildim. Sandra dört yıldan fazla süredir yanımda değil de ön bahçenin sol tarafındaki eskiden sebze bahçesi olan yerde çocuklarıyla beraber yatıyordu.
“Burada yabancıları sevmeyiz!”
Demek ki daha uyanmamışım.
Ben William Leonard Johnson Jr.
O laftan sonra işte şimdi dünyada kalan son insanım.
Başka bir yabancı kalmadıysa.






