Birbirimiz için yaratılmış falan değildik. Benden çok farklıydı. Sanki bu yaşına kadar hiç soru sormamıştı. Ben hep sordum. Hiç yanıt alamadım.
Yakışıklı değildi ama gözleri çok güzeldi, bir de sesi. Aslında sokakta görsem ilgimi bile çekmezdi. Benim uyanıp onu seyrettiğimi fark edince o da uyandı. Zaten ben de gözlerini açsın da seyredeyim diye bekliyordum. Gözlerine dokunmak istedim ama bu mümkün değildi. Vapurdan motorun ardında bıraktığı köpükleri seyreder gibi seyredebilirdim en fazla. Köpükler gibi, gözlerine de elimi uzatıp dokunamazdım. Bir yolunu bulup dokunabilseydim acaba gözlerin de köpükler gibi dağılır mıydı? Sırf bu yüzden bile daima yabancı kalacaktık. “Biz” olmak için nafile çabalayacaktık diğerleri gibi. Zaman zaman “biz” olduk zannedip sevinirdik belki. O zamanlarda bile “ayrı ayrı” sevinirdik, sen başka şeye sevinirdin ben başka. Gözlerine dokunmanın bir yolu olmalıydı. Yoktu. En fazla göz kapaklarına dokunabilirdim, bundan da çoğu insan hoşlanmaz herhalde. En azından ben hoşlanmam. Belki de kimsenin gözlerine dokunamadığımız için aşklar miadı dolunca bitiyordu. Adı konan her şey bu yüzden mi gün gelip bizi boğuyordu? Saçlarını okşayabilir, yüzüne dokunabilir, istediğim kadar öpebilirdim. Ellerini tutabilir, parmaklarıyla oynayabilir, istediğim kadar sarılabilirdim. Hepsi denenmişti, hiçbiri yetmiyordu işte. Ah bir gözlerine dokunabilseydim, o zaman her şey bambaşka olurdu.
Beautiful stranger, I wanna loose my mind
Beautiful stranger, in the depth of your eyes
Yine içimi o aşkın en dolu dizgin zamanında insana hücum eden tanıdık korku sardı. Alışacaktık, sıkılacaktık, bir gün yetinemeyecektik ve her şey eskisi gibi olacaktı. Üzülecektik, unutacaktık; karşımıza başkaları çıkacaktı. Deneyecektik, yenilecektik, her seferinde başlangıç çizgisine geri dönecektik. Yapacak bir şey yoktu, bu iş şans oyunu değildi. Yenileceğini baştan bilse de oynamadan duramıyordu insan. En azından belki daha iyi yenilirdik.
Hâlâ uyumadığımı fark edince gözlerini tekrar araladı. Saat henüz altı veya yedi olmalıydı. Ne düşünüyorsun? Böyle durumlarda ‘Hiç’ denir. Demedim. Gözlerine dokunmayı. Gülümseyerek kendisini uykuya teslim etti. Yerimden kalkıp kalın mor perdenin kenarından sokağa baktım. Yazdan kalma bir Eylül güneşi. Meğer sabah karanlığı sandığım perdenin karanlığıymış. Saat 10.30 olmuş. Gecem gündüzüm birbirine karışalı kim bilir kaç yıl olmuş? Bu yıllardan bana miras kalan bir çift kanlı ve acılı gözü yumup usulca yanına uzandım. Acaba hiç kimse benim gözlerime dokunmak istemiş miydi? Sanmıyorum, pek güzel değillerdi, hem dokunsalar bile bir şey değişir miydi? Yine uyandı, üstümü örtmeye çalıştı. Gerek yok, üşümüyorum ben. Üşürsün, insan uyurken üstüne kar yağar. Sen daha uyuyacak mısın? Birazcık daha. Daha bunlar ilk günler, birlikte yapacak ne çok şeyimiz var: Birbirimizi sevdiğimiz yerlere götüreceğiz, arkadaşlarla tanıştıracağız, sevdiğimiz yemekleri yiyeceğiz beraber, filmler izlenecek, şarkılar dinlenecek, dans edeceğiz, dilimiz damağımız kuruyana kadar geçmişimizi anlatacak, sıkılsak da hevesle dinliyormuş gibi görünecek, kıskanacak, kavga edecek, kurallar koyacağız bütün bunlardan bıkana dek. Ta ki artık birbirimizi dinlemediğimizi anlayacağımız güne kadar bu böyle sürüp gidecek. Ama biliyorum sen de yorgunsun benim gibi. Hem zaten birlikte uyumak hepsinden daha güzel –ve de daha kolay- değil mi?
Beautiful stranger, don't want to know your name
Beautiful stranger, just want to take your hand
How sweet it can be if you make me dance?
How long will it last, baby if we dance?
Akşama doğru uyandım. Deliksiz uyumuşum. Bu sefer de o beni seyrediyordu. Madem rolleri değiştik, bu defa ben sordum. Ne düşünüyorsun? Ya ‘Hiç’ derse diye çok korktum. Demedi. Hani üşümüyordun, pikeyi boğazına kadar çekiyorsun. Sıcacık gözler. Elimi uzattım, bu sefer dokunacaktım. Son anda vazgeçtim, saçlarının arasından geçirdim elimi. Vücudumda bir sıcaklık, huzur bu olmalı dedim. Meğer ben hep üşüyormuşum.
Ne ben anlattım, ne de o. Ne kadar geç başlarsak o kadar iyi. Hem zaten geçmişin kime ne faydası olmuş? Bir şarkı açtık, müzik evi doldurdu. Akşam yemeği saatinde kahvaltı yaptık. Birbirimiz hakkında ne kadar az şey bilirsek o kadar çok sevebiliriz birbirimizi. Ne kadar az tanırsak, ne kadar geç alışırsak o kadar iyi. Yeşil gömlek, gözler de yeşil, oda da, tavan da. Gri giyince yalnız gözler değil, yer gök gri. Bugün yeşil sarmalasın bizi, yarın belki gri. Hep yeşil giy sen, griler ne kadar geç gelirse o kadar iyi.
Birer kahve yaptıktan, birer sigara yaktıktan sonra; karanfil kokusu ciğerlerimize dolduktan sonra; dumanlar havada asılı kalsın diye pencereleri kapattıktan sonra, inan bana konuşsak da olur konuşmasak da. Konuşmak için neden yoksa ve yeterince susarsak, bir gün belki paylaşabiliriz yalnızlığı da. Sen yarım, ben yarım ama nedense bir tam edemiyor iki yarım. Boşver, boşuna uğraşmayalım, nasıl olsa bir bütün olamayacağız. Bir evi bile paylaşamazken insan kimseyle, nasıl paylaşacak koskoca bir hayatı? Gel kendimizi kandırmayalım, olsa olsa yalnızlıklarımızı paylaşırız aynı odada konuşmadan oturarak. Onlar bile birbirine karışmaz: su ve zeytinyağı.
Bu uzun sessizlik sinirini bozuyor mu acaba? Sana garip geliyor olabilir, aklımdan geçenleri dinlemiyorsun ki. Benim aklım öyle kalabalık, hiç konuşmasak da kafam şişiyor. Ben ağzımı açıp konuşmasam ama sen aklımdan geçenleri duysan. Eğer şu an hiçbir şey düşünmüyorsan senin de canın sıkılmasa. Benim beynime bol bol üşüşüyorlar, ikimize de fazlasıyla yeter. Gözlerine bakıyorum uzun uzun. Bu benim sevdiğim insanları tabi tuttuğum bir sınav aslında. Gözlerini kaçıran insanları bir türlü sevemedim. Bakmaya cesareti olmayanın sevmeye hiç yoktur. Bazısı çok rahatsız olur kesintisiz göz temasından. Göz teması=Ruh teması. Sen hiç kaçırmıyosun gözlerini. Ne kadar bakarsam o kadar bakıyorsun bana, daha da fazla bakıyorsun hatta. Gülümsemen de cabası.
Anlatsan, kana kana su içer gibi dinlerim seni. Renklerini, seslerini, ruhunun dehlizlerini, başından geçenleri ve geçmeyenleri, sonra düşlerini ve düş kırıklıklarını, toplarız parçaları, yapıştırmaya çalışırız beraber, hep eğreti durur, sonra yine kırılır, sonra bana kızarsın, lânet edersin, niye yapıştırdın sanki ben alışmıştım yokluğa dersin, sonra ben üzülür eve kapanırım, belki de üzülmem bile, bırakır baştan başlarım, belki anlayışlı davranır sana yardım eli uzatırım, tutarsın elimi çıkarsın yukarı, sonra belki çok yukarı çıkarsın, o kadar yukarı çıkarsın ki beni unutursun, ben aşağıda kalırım, hatırlarsın da sen de beni yanına çekersin belki. Belkiler kuşatır dört yanımızı, boğabilirler bile bizi. Yaşarsak keşkelerde boğulacağız, susarsak belkilerde belki.
Acaba şu an ne düşünüyorsun, aynı şeyler mi geçiyor aklımızdan? Sorsam söylersin biliyorum, sormasam daha iyi ya. Ne düşünüyorsun? ‘Hiç’ deme, ‘Hiç’ deme de ne dersen de. ‘Hiç’ dersen eğer her şey biter. Nasıl olsa bir gün diyeceksin ama bugün deme. Bugün bitmesin. Ne kadar az konuşursak o kadar geç biter. Belki de o kadar çabuk. Bir yolu olsa da bilebilsem. Cevap vermedin bu kez. ‘Hiç’ de demedin. Kaç gün daha yaşayabiliriz konuşmadan, kaç gün erteleyebiliriz? Bizimki farklı olur da hiçbirini yapmayız belki. Kiminki farklı olmuş da bizimki olacak, ne zannediyoruz ki kendimizi? Hem biz gerçek bile değiliz ki. Sonu kimseyi şaşırtmayacak bir öykünün zavallı kahramanlarından başka bir şey değiliz, olamayız. Bir umutsuz öykü ki, nasıl başladıysa öyle aniden ve nedensizce bitmeli.






