anasayfa altYaşam Gezi Kutup Ayısı Dalışı ve Carpe Diem


Kutup Ayısı Dalışı ve Carpe Diem

e-Posta Yazdır PDF
Chicago'ya ilk taşındığımda Polar Bear Club (Kutup Ayısı Kulübü) üyelerinin yılın ilk günü  Michigan Gölü’nün buzlu sularına atlayışını televizyonda izlemiş, o gün ‘bu şehirden ayrılmadan bunu mutlaka yapmalıyım’, diye kafama koymuştum. Düşünün, yılın en soğuk ayında, insanlar kar maskeleri, kayak montları ile dolaşırken mayonuzu, havlularınızı alıp plaja gidiyorsunuz, kendinizi Ağustos ayında bile titreyerek girdiğiniz gölün sularına bırakıyorsunuz. ‘Bu soğuğa meydan okuma işte’, diye düşünmüştüm. ‘Eğer bunu yapar ve donmazsam soğuktan korkmam artık’.

Yaklaşık iki yıl sonra, yeni yıla üç gün kala koşu antrenörümüz Leesa’dan gelen mesajı  okurken ‘mükemmel zamanlama’ diye düşündüm. Bu Chicago’daki son kışımdı, bir başka değişle kendime verdiğim sözü tutabilmem için son şansımdı.  Leesa Polar Bear Society’nin başkanı olduğunu ve hepimizi yılın ilk günü yapacakları dalışa davet ettiğini yazmıştı.  İlişikte de çeşitli detaylar ve kurallar vardı:

Yer: North Avenue Plajı

Gün: 1.1.2005

Saat: 12.00

Neden: Carpe Diem

-Çıplaklık yasak

-Dalgıç kıyafeti yasak

-Şikayetlenmek yasak

-Dalışınızın geçerli olması için bütün vücudunuzun suya girmesi gerekiyor

Not: Plajda doktor olmayacak, tüm risk size ait.

Hemen Cumartesi için hava raporuna baktım, -3 derece ve yağıssız olacağını öğrenince hemen ismimi yazdırdım. Bir önceki hafta -20 dereceydi, radyoda sürekli ‘mecbur değilseniz sokağa çıkmayın’ uyarıları yapılıyordu, onunla karşılaştırıldığında -3 derece plaj havasıydı. Hemen benimle gelebileceğini düşündüğüm herkese mesaj atmaya başladım. Kaydolmuştum, bunu yapmaya kararlıydım ama bir aksilik olursa beni hastaneye götürebilecek birilerinin yanımda olmasını istiyordum kesinlikle. Görümcem Kiki çocuklarına kötü örnek olacağı için yapamayacağını yazdı, koşu arkadaşlarım Daneen ve Partice grip olduklarını. Curtis kesinlikle suya girmeyeceğini ama istersem elinde battaniye ve çay beni bekleyeceğini söyledi. Tek umudum Danny idi artık.  Danny pekçok eyaleti bisikletle dolaşmış, ilk maratonunu 4.30 saatte tamamlamıştı, kayak, rafting yapıyor, şehirde düzenlenen bütün koşulara katılıyordu, Michigan Gölü’nün soğuğundan korkmayacağına emindim. Ve haklı çıktım.  O da Leesa’nın mesajını almış ve ‘bunu kesinlikle yapmalıyım’ diye düşünmüştü. 1 Ocak’ta, öğlen 12’de North Avenue Beach’te buluşmak üzere sözleştik.

Yılbaşı gecesi bir sonraki günkü  dalışı düşünmekten doğru düzgün uyuyamadım. Bunu yapmayı kafama koymuştum bir yandan da korkuyordum. Doktorlar donma noktasındaki suya girmenin vücudun ciddi derecede ısı kaybetmesine neden olacağına ve varolan kalp ya da tansiyon sorunlarını ortaya çıkarabileceğine dikkat çekiyor, 5 dakikadan fazla suda kalmanın hayati tehlikeye yol açabileceğini ileri sürüyordu.  Bu riski almaya değer miydi? Leesa gönderdiği mesajda ‘Neden?’ sorusuna, ‘Carpe Diem’ diye cevap vermişti.  ‘Carpe Diem!’ Bu deyimi ilk kez lise ikinci sınıfta, Ölü Ozanlar Derneği’ni izlerken duymuştum. ‘Günü Yakalayın’ diyordu Robin Williams’in canlandırdığı edebiyat öğretmeni öğrencilerine. O akşam eve geldiğimde kütüphaneme büyük harflerle bu latince sözü yazmış ve kaç yaşına gelirsem geleyim bunu unutmayacağıma yemin etmiştim. O günü takip eden yıllar boyunca veli kılığına girerek, faksçının arabasına saklanarak okuldan kaçışlarımı, öğleden sonrayı Çiçek Pasajı’ında içerek ya da sevgilimin evinde geçirdikten sonra tekrar aynı yollarla okula dönüp servisle eve dönüşlerimi, kendimi başka biri olarak tanıtarak girdiğim ilişkileri, henüz onaltı yaşındayken operaya, akşam yemeklerine giydiğim uzun saten eldivenleri, kırmızı şapkaları, Cambridge’de hocalarımın verdiği davete taktığım mavi peruğu, ayağımda tap ayakkabıları sokaklarda dans edişimi, Seydi ile birlikte kullanmayı bildiğimiz arabayı caddeye çıkarmaya çalışırken otoparkta yaptığımız kazayı, çok sevdiğim bir fotoğrafı bale kıyafetleri satan bir dükkanın vitrininden çalışımızı, çok önem verdiğim bir iş görüşmesine saçlarımın uçlarını ateş kırmızısına boyatarak gidişimi, hep ‘günü yakalamak’ olarak açıklamış, her başım belaya girdiğinde ‘yine de bu ölüm vakti geldiğinde ‘hiç yaşamadım’ demekten iyidir’ diye kendimi avutmuştum.

İşte o gece, Michigan Gölü’nün buzlu sularına girmeden yaklaşık oniki saat önce, bunları düşündüm. ‘Carpe Diem’in beni on beş yıl içinde nerelere götürdüğünü...  Aşkların peşinden dünyanın dört bir köşesindeki dört şehre, rafting botuna, at sırtına, buz pateni pistine, motorsikletlerin arkasına, rollercoaster’lara, Atina’nın Ege’ye dimdik inen kayalıklarına, Keops piramidinin daracık koridorlarına, Viyana yakınlarındaki yeraltı gölüne, dünyanın en yüksek binalarından birinin merdivenlerine, Cam nehrinin çamurlu sularına, maratonlara...  Acil servislere, kimi zaman aylarca süren fizik tedavilere...  Fatura, iki kırık kol, bir kırık dirsek, kopan lifler, düşen tırnaklar, zedelenen boyun, ödem yapan kaslar, dikişler.  Sanırım şans yardım etmişti bütün bu mecaraları ucuz atlatmama.  Her keresinde iyileşir iyileşmez günü yakalamaya kaldığım yerden devam etmemiş miydim? Bu sefer de herşey yolunda gidecekti.  ‘Eğer kalp krizi geçirirsem mutlaka o kadar insanın arasında ilk müdahaleyi yapacak biri çıkar, zatürre olursam tedavisi var, buzda düşüp kolumu kırarsam bu sefer mutlaka alçıya almalarını rica edeceğim...’ diye felaket senaryolarını gözden geçirmeye çalışırken uykuya dalmışım.

Sabah çok keyifli kalktım, Curtis uyanmadan yılbaşı mesajlarımı okudum, anneme ‘geçen gün bahsettiğim dalışa gideceğim, merak edecek birşey yok, eve gelir gelmez seni arayacağım’, yazdım.  Aramızdaki anlaşma böyleydi, karşı tarafın onaylamayacağını bildiğimiz durumlarda bile birbirimize her yaptığımızı haber verecektik.  ‘Umarım bu mesajı ben eve gelip onu aradıktan sonra okur’, diye geçirdim içimden.  Onun için bunun ‘carpe diem’ değil ‘delilik’ olduğunu biliyordum çünkü.  Hava durumuna bakmayı düşündüm bir an, sonra vazgeçtim, -3 ya da -7, ne farkederdi, dışarısı da göl de soğuk, şok havuzlarından da, rafting yaparken düştüğüm nehirin suyundan da soğuk olacaktı, bunu biliyordum.  ‘Ne kadar soğuk?’, diye kafa yormanın anlamı yoktu.  Tek yapabileceğim güzel bir kahvaltı etmekti, sabah ne kadar çok kalori alırsam o kadar az üşüyeceğime inanıyorum.  Bu düşünceyle tarçınlı çörekleri fırına koydum, çay yaptım, bikinimin üzerine üç kat kazak giydim ve beklemeye başladım.  Yaklaşık iki saat sonra eve gelecektim, sıcak bir duş alacaktım, bu da yaptığım çılgınlıklar listesinde yerini alacaktı.  Bu düşünce beni epey rahatlatmıştı.

Curtis ise hala endişeliydi, plaja vardığımızda ise endişesi korkuya dönüştü.  Gölü  buz tabakasıyla kaplıydı, hava bırakın göle girmeyi dışarda kar manto, eldiven ve atkıyla bile titremeye başlamadan on dakika durulamayacak kadar soğuktu.  Sürekli ‘istersen şimdi gidebiliriz, bu çılgınlık, bak ben bu halimle donuyorum’ diyordu.  Ben onu duymuyordum bile, rengarek bornozlar içindeki diğer yüzücüleri izlemeye dalmıştım, kimileri şarkılar söylüyor, kimileri dans ederek ısınmaya çalışıyordu, bir yandan da yavaş yavaş soyunuyordum.  Danny ise turuncu mayosu ile bizim ve buz kaplı plajin resimlerini çekiyordu.  Ve boru çaldı.  Ön sıralardakiler üzerlerindekileri çıkarıp gölün buzlu sularına doğru koşmaya başladı.  Zaman gelmişti.  Daha buza girmeden ayaklarımı zor hissettiğimi fark ettim ama artık vazgeçmek için çok geçti.  Curtis’e dönüp gülümsedim ve bornozumu kumun üzerine bırakıp kalın buz kütlelerinin üzerinde yürümemeye başladım.  Daha suya girmeden düşüp bir yerimi kırmaktan korkmasam koşmak istiyordum aslında.

Kıyıya geldim ve gölün üzerinde birkaç adım ilerledim, inanılır gibi değildi, suyun üzerinde yürüyordum, Chauncer Gardener gibi.  Ancak bu masalsı durumun keyfini uzun süre çıkaramadım.  Bir adım daha atmamla birlikte ince buz tabakası kırıldı, bacaklarım dondurucu suya giriverdi.  Etrafımdaki buz kayacıklarını kenara ilerlemeye başladım.  Böylece yaklaşık on saniye yürüdüm, artık belime kadar girmiştim suya.  O anda bacaklarım iyice uyuştuğunu, adımlarımın ağırlaştıgını ve titremeye başladığımı fark ettim.  Bir an önce ‘kutup ayısı dalışı’nı gerçekleştirip çıkmam gerekiyordu artık.  Etrafımdakilere gülümseyerek kendimi buzlu sulara bıraktım.  Başım bir saniyeden az kaldı suyun içinde ama aşırı ısı kaybından bilincim bulanmıştı.  ‘Gücünü toplayıp dışarı çık, bu suyun içinde birkaç dakika daha kalırsan öleceksin’ diye düşündüm o an.  Sonra yaklaşık on metre o suyun içinde nasıl ilerledim, sivri buz kayalara basarak nasıl kumun üzerine çıktım hatırlamıyorum.  Bir sonraki görüntü Curtis’in bacaklarımdaki derin buz kesiklerini farkettiği anki dehşet dolu bakışları ve beni giydirmeye çalışması.  Ayaklarımı, özellikle parmaklarımı kesinlikle hissetmediğimden yürümekte zorlanışım.

Ve arabaya bindik, kaloriferi yaktık, çayımı yudumlamaya başladım. Danny sürekli ‘parmaklarını oynatmaya çalış, yoksa kesmek zorunda kalacaklar’ diyordu.  Uğraştım ve ancak arabadan indikten, sıcak bir duş aldıktan, yorganın altında birkaç saat geçirdikten sonra his geri geldi, yavaş yavaş. Uyuşukluk ise birkaç gün devam etti, bacaklarımda kesiklerin iyileşmesi aylar aldı.  Peki bütün bunlara değdi mi? Kesinlikle! Günü yakalamanın kolay olduğunu kim söyleyebilir ki zaten?

 

Itır Erhart Cuma, 15 Ocak 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

Itır Erhart

ierhart

1975 yılında doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Dili Edebiyatı ve Felsefe okudu. 1999 yılında aynı üniversitede Felsefe yüksek lisans programını tamamladı. Aynı yıl Cambridge Üniversitesi’nde Felsefe öğrenimine başladı.  M.Phil. derecesini kazandıktan sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ders vermeye başladı.

Yazar hakkında detaylı bilgi: Itır Erhart

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Bellek". Bellek temalı çalışmalarınızı 25 Eylül 2010 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz:altTema

gelecek_tema_metamorfoz