Öncelikle, Avatar için kötü bir film demek ağır bir ifade olur. En azından ben böyle nitelendirmek istemem. Ama yine de filmin etkileyici bulduğum yönlerini sıralayabilmek için kendimi zorladığımda bunların sayısı üç ya da dördü geçmiyor. (Aslında daha en baştan çok iyi bir sinema izleyicisi olmadığımı belirtmem gerekir. Belki de bu yüzden bu paragraf bu yazıyı okumaya başlayan şüphecilerin başka bir sayfaya yönelmeye karar verdikleri yer olabilir.)
Evet, film teknolojinin imkânlarını kullanarak farklı bir görsellik sunuyor. Üç boyut deneyimi güzel, derinlik hissi "keşke tüm filmler böyle çekilse" dedirtiyor. Görüntü ve ses efektleri, renkler... Her şey çok güzel ve buraya kadar tamam. Etkileyici bir yapımla karşı karşıyayız. Ama madalyonun diğer yanında söylenebilecek daha fazla şey bulabiliyorum.
Çok basite indirgersek Avatar bir "uzaylıları kurtaran insan" filmi. İçinde yaşadıkları çevreyle neredeyse bütünleşmiş bir uzaylı topluluğunu, "insanların zulmü"nden "insanlara özgü" yöntemlerle kurtaran bir adamın hikâyesini anlatıyor.
Hikâyenin temelini, uzaylıların yerleşim bölgesinin altında yatan değerli madenlere ne pahasına olursa olsun ulaşmaya çalışan bir şirketin hırsı oluşturuyor: Gerekirse uzaylıların kutsal saydıkları mekân yıkılabilir, bir kaç (yüz-bin?) uzaylı telef edilebilir, çevreye karşı duyarlı olmak öncelik değildir ve para dışında pek de önemli bir değer yoktur! Çok tanıdık değil mi? Burada bilimciler ve şirket yöneticileri, yani gerçeğe ulaşmayı kişisel çıkarlarının önüne koyanlar ile kişisel çıkarları için önlerine çıkan her engeli gerekirse zor kullanarak yıkmaya çalışan insanlar ve onların ortasında kalan "öteki"ler yani uzaylılar var. Arka planda ABD'nin (ve diğer egemen güçlerin diye de okunabilir) dünyanın bir çok bölgesindeki işgalleri, hırsları (pre-emptive attacklar, demokrasi getirme niyetiyle yapılanlar, dil ve kültür egemenliğiyle yapılan kuşatma vs vs) ve insanlığın çevreye karşı duyarsızlığı gibi temalar yer alıyor. Bunlara maruz kalmak bir nebze de olsa kabul edilebilir bir şey (bu temaların ele alınma biçimi, belki de filmin tüm yaş seviyesine hitap etmesi planlandığı için, oldukça basite indirgenerek düzenlenmiş). Yani bir yere kadar anlaşılabilir fakat karakterler seviyesindeki basitlik güzel olabilecek bir hikâyeyi oldukça sıradan hale getiriyor ve işte benim için sorun burada başlıyor.
Neredeyse tüm karakterler iki kutupta resmedilmiş: Siyah ve beyaz! Kabul ediyorum, bu durum, senaristin, yönetmenin hayata bakışını, dünyayı algılayış biçimini yansıtabilir; fakat bu keskin ayrılık izleyiciye biraz haksızlık etmek gibime geliyor. Çünkü karakterler hakkında ne düşünmemiz gerektiği filmin başında belirlenmiş ve izleyiciye sanki "sen bunları fazla sorgulama, bak, iyi olanlar bunlar ve kötüler de bunlar, ve merak etme sonunda iyiler kazanacak, sen görselliğin, üçüncü boyutun tadını çıkar" mesajı veriliyor.
Bu karakter meselesi önemli çünkü gerçekten de izleyene hiçbir gri alan bırakmıyor ve "sanal" görsel efektlerin arasında bu zıt ikilik de bir "sanal" gerçeklik olarak yerini alıyor:
General: Kötü, Jack: İyi, Askerler: Kötü (biri hariç), Uzaylılar: İyi
Filmi izlerken, aklıma takılan ilk soru şu oldu: Peki acaba ya durum başka türlü olsaydı? Uzaylıların kutsal mekânlarının altında yatan değerli maden, dünya üzerindeki bir tür (ya da her türlü) kanser hastalığının tedavisi için gerekli bir madde içeriyor ve diyelim ki 200 milyon (bir milyar?) insanın hayatı bu madenin dünyaya ulaştırılmasına bağlı olsaydı ne olurdu? Bu durumda izleyici filmi hangi duygularla seyrederdi? Karakterlerin içinde bulundukları durumları nasıl değerlendirirdi? Kabul ediyorum ki böyle bir durumda hikâye tamamen değişirdi. Belki bu, senaristin ve yönetmenin dünyaya baktıkları yerden gördüklerini ifade etmekte mesajlarını sulandırabilirdi. (İyi bir sinema izleyicisi olmadığımı baştan belirttim. Bir film böyle mi izlenmeli onu da bilemiyorum açıkçası ama yine de aklıma gelen soruların bir kısmını bunlar oluşturuyor.) Elbette ki yüz milyon dolarlar seviyesindeki üretim maliyetleriyle hazırlanan, yüksek pazarlama faaliyetleriyle ve gişe hasılatı beklentisiyle izleyicilere sunulan bir Hollywood yapımının, Brecht'e özgü "yabancılaştırma" unsurları kullanarak izleyiciyi görselliğin yarattığı "üçüncü boyut uykusu"ndan uyandırmasını, izlediği şeye yabancılaşarak eleştirel bir tavır takınmasını sağlamasını beklemiyorum. Ama en azından filmin yapımcıları (üretici, senarist, yönetmen vs) tarafından önceden cevapları sıkıca paketlenerek verilmiş sorular yerine aynı görselliği barındıran ve yeni sorular sorduran bir filmi izlemek çok da yüksek bir beklenti sayılmaz diye düşünüyorum.
(Bu yazının konusunu dağıtmamak adına filmde üzerinde durulmasında yarar olduğunu düşündüğüm bir sürü mesele var. Mesela;
- Filmde ön planda olan insan-egemen söylem: sorunların çözümünde insanlara özgü yöntemlerin baskın olması (acaba uzaylıların/doğanın/çevrenin sorunları çözme biçimi farklı olabilir mi? Uzaylıların sevgi gösterme biçimleri farklı olabilir mi?),
- Rambovari bir karakterin, tamamen insanlara özgü bir saldırganlık ve savaşla "insanlığın zulmü"ne karşı koyması,
- "çevre/doğa"nın tepkisinin sulandırılmış olması (acaba tüm diğer uzaylılar Jack'in çağrısına mı cevap vermiştir yoksa bir koruma içgüdüsünden mi bahsedilmektedir),
Belki bir başka yazıda ya da bir başkasının yazısında bunların cevaplarını sorgulayabiliriz.)
Sonuçta, sadece iyi ve kötülerden oluşan bir dünyada yaşadığını düşünenler için Avatar güzel bir proje ve güzel bir film, ama sanırım gri alanların peşinde koşanlar ve verili cevaplardan çok yeni sorular sormayı sevenler için tatminkâr bir hikâye sunmaktan epey uzakta kalıyor.



