
(Darren Aronofsky’nin henüz vizyona girmemiş ‘Black Swan’ filmi hakkında sinema eleştirmenlerinin yorumlarını beklerken, meraklı ve sabırsız bir izleyici olarak düşüncelerimi paylaşmak istedim. Filmi henüz izlememiş olanlar bu metni okumamayı tercih edebilir.)
Yoğun bir narsisizm kokan filmin merkezindeki Nina (ispanyolca “Niña”: kız çocuğu) gerçekten de küçük bir kız bedeninin içine hapsolmuş. Nina’nın merkezde olmasını yönetmen bilinçli olarak amaçlamış; diğer oyuncular/karakterler onun yörüngesinde gezinen ve üzerlerindeki yansımadan Nina’ya dair bir şeyler öğrenebileceğimiz figüranlara dönüşmüş durumda. Öğrencilerini ‘sanat için baştan çıkarma’ uğraşı içinde olan Thomas, (filmin gizli öznesi) cinsel taciz boyutuna varan bir psikolojik baskı mekanizmasıyla gücünü kötüye kullanması ve yaptıklarından hiç gocunmaması dışında, (ne de olsa sistem dâhilinde) pek derinlikli ele alınmadığından tekinsiz bir tip olarak kalıyor. Nina, arkadaşlarının ona bakışıyla var oluyor gözümüzde, samimiyet barındırmayan yüzeysel bir rekabet/kıskançlık görülüyor çevresinde. Anne-kız çatışmasının gel-gitleri ve iki uçta savruluşu ise, basit ama kuvvetli sembollerle belirginleştirilmiş olmasına rağmen özellikle kopuşun yaşandığı son sahnelerde biraz daha fazlasını görebilirdik diye düşündüm.
“Olması gerektiği gibi” biri olmak için en ufak bir sapmada kendini suçlu hissedip frenleyen, başarılı olmasına rağmen gerçek yaratıcılığını/içindeki karanlığı ortaya çıkaracak kıvılcımın eksikliğini yaşayan bir balerin Nina. Cinsel arzuları da büyük ölçüde bastırılmış, mastürbasyon yaparken bile kendini bırakamayıp annesinin sanrısını görüyor, cicili bicili pembe odası, totemvari müzik kutusu, pelüş hayvanlarıyla sarmalanmış korunaklı bir dünyada, annesinin himayesi altında kariyerinin basamaklarını tırmanıyor. Anneye fazlasıyla bağlı/bağımlı, Swan kraliçesi seçildiğini annesine söylediğindeki ifadesi ve tonlaması beş-altı yaşlarındaki bir çocuktan farksız. Kutlama amaçlı pasta yiyecekleri sırada, özellikle bedenin önem kazandığı spor/sanat dallarında genç kızların yeme bozuklukları geliştirmesine göz kırpmış yönetmen (Nina’nın durumu daha da içler acısı çünkü kendi iradesinden ziyade annesinin ikilemli ‘bakış’ına göre verdiği karar sonucunda o pastadan yese de yemese de annesini, dolayısıyla kendisini memnun edemeyecek.) Yaptığı hırsızlıkta bile, kendi bilinçdışı (id diyebiliriz) dürtüsünü tatminden çok, tıpkı annenin makyaj malzemelerini aşıran bir kız çocuğu gibi, ondan evvelki baş dansçı gibi olabilmek, onun yerine geçebilmek için yapılmış bir özdeşleşme hareketi görüyoruz. Önceki kraliçe rolündeki oyuncunun Winona Ryder olması da gülümsetti beni (filmin başrolünde, Nina rolünde o olsaydı, beyaz kuğuyu bu kadar iyi canlandırabilir miydi diye düşünmeden edemedim.)

Annesinin küçük/iyi kızı olarak kalmak için ona dayatılanları içselleştirmesi, bir noktadan sonra patlak veriyor. Sırtını kaşırken oradan çıkmak için kıvranan siyah kanatlarını annesinin de müdahaleleriyle bastırmasının sonuçlarını, tırnağını koparırken onu mükemmel hale getirme dürtüsünün kendi bedenine zarar verme düzeyine erişebilmesini film boyunca ürpererek/onu durdurmaya çalışarak izliyoruz. Kendine zarar vermek değil amacı, mükemmel olmak, iç dünyasında herhangi bir pürüze tahammül edemiyor oluşunun bedeni üzerinden dışavurumu. Tırnağını düzelteyim derken daha çok bozuyor, bilinçsiz (belki yarı bilinçli) de olsa kendine, bedenine, ruhuna zarar veriyor. Sağlıklı bir yolla ortaya çıkamayan kanatlar, zaten sağlam olmayan ruhsal dengesinin zamanla iyice bozulmasına, sanrılar görmesine, paranoid düşünceler geliştirmesine ve dissosiasyon gibi çok ciddi algı bozuklukları yaşamasına sebebiyet veriyor.
Kırılma anının alkol ve maddeye (yönetmenin diğer filmlerine kıyasla çerez gibi kalmış) bağlanmasını biraz kolaycılık/klişe gibi gördüğümü söylemeliyim. Masumiyeti vurgulanmak istenirken, içkisine hap katılınca yoldan çıkan saf kız izlenimi verdiği noktada Nina’nın esasında o kadar saf olmadığını, yarım da olsa bir farkındalığı olduğunu görüyoruz, ama yine de farklı bir çatlama noktası olabilir miydi acaba? (Alternatif olarak net bir öneri aklıma gelmedi açıkçası.) Sırtından çıkardığı dikenleri, kendi yörüngesinden çıkmasını engellemek için ısrarcı bir şekilde arayan annesi, kapalı mekân aynalarındaki yansıma/yansıtmaları, siyah gölgesiyle karşılaşmaları, Lily üzerine yansıttığı yerine geçmeye çalışan ‘öteki’si gibi ipuçlarıyla, gerçekleşmesi beklenen sona hazırlanıyoruz.
Nina kimi öldürüyor?
Neyin Nina’nın sanrısı, neyin gerçek olduğu sorusunun cevabı, kısmen de olsa, izleyicinin algısında yatıyor. Spektrumun iki ucunda, tamamen psikoz etkisi altında Lily’nin aslında hiç varolmadığından başlayıp, Nina’nın tüm algılarının/seyircinin gördüklerinin gerçekleştiği diğer nokta arasında istediğimiz gibi hareket edebiliriz. Filmde açıkça olumlanan (örn. lezbiyen sevişme sahnesinin gerçek olmayışı – sahnenin kendi içinde barındırdığı ipuçları olduğundan hemen bir sahne sonra Lily’nin bunu tescillemesine gerek yoktu gibi hissettim) durumlar dışında gerçekliğin farklı kombinasyonlarını yapmak mümkün. Bir anlamda, çizginin hangi tarafına daha çok kayarsa izleyici (ortasında bir yerlerde karar kılınabilir ve filmden alınacak zevkin doruk noktası bu kanımca) Nina’nın durumu ters yönde ilerliyor. İç dünyasında olanların sadece sembolik olarak görünür kılınması/bizim algılarımıza sunulmasıyla o şizofrenik dünyanın bir parçası haline geliyoruz, Nina’nın iç dünyası filmin gerçekliği içinde ne kadar dışarı sızarsa/algıları bozulursa biz de oturduğumuz koltuklarda gördüklerimizin gerçekliğine daha sıkı tutunuyoruz. Aronofsky ‘göstere göstere’ ilerlemeyi seçmiş ve sınırlı da olsa, gerilimli bir hareket ve özgürlük alanı tanımış bize, iyi de etmiş, aksi takdirde çok köşeli bir yapıya sahip olabilirdi film. Şu haliyle bile hızlı ve keskin bir dönüşüm gibi geldi bana, diğer taraftan da transformasyonun sivriliği ile yaşananların ileri düzeyi arasında bir orantı var elbette, yoksa film bu kadar çarpıcı sahneler barındırmayabilirdi. Filmin son sahnelerinde, Nina, onu boğmaya çalışan Lily’ye – kendine – içine yerleşmiş anne imgesine, kırdığı aynanın parçasını saplıyor. O noktada, 'Black Swan'ın aynı temayı şaşırtıcı derecede benzer öğelerle, farklı açıdan işlemiş bir başka film 'La pianiste' (2001) ile karşılaştırmalı olarak incelenmeye çok müsait olduğunu düşündüm. (Genel hatlarıyla, Haneke'nin soğuk realizmi ve sert darbelerinden daha akışkan/yapıcı bir üslubu var bu filmin. Nina bedeni üzerindeki zincirleri kırarak o kadar kan akıtmasaydı, yıllar sonra, farklı bir coğrafyada Erika’ya benzeyebilirdi. Özellikle öğretmen/öğrenci diyalektiğinin cinsiyet üzerinden yorumu, piyano/bale sanatlarının filmlerin akışına ve ruhuna yansımaları, semptom/dönüşüm odağındaki farklılıkları ilk aklıma gelenler.)

Beyaz Kuğu geri gelmeyecek mi?
Filmin sonunda beyaz/siyah, aydınlık/karanlık, apollon/diyonisos, yaşam/ölüm dengesi hedeflenmişse şayet, beyaz kuğu personasına ne oluyor? Beyaz-siyah kuğu performansının dengede olmaması bir yana, sadece sancılı bir siyahın dışarı taşması ve beyazı yok etmesi olarak ele alınmış, (film dengede bitseydi hayal kırıklığına uğrayabilirdik, ‘son’undan sonra neler olduğunu da göremiyoruz tabii) bu da bizi, ister istemez, 'mükemmel olma arzusunun yıkıcılığı’ gibi tek boyutlu bir mesaj çıkarmaya itebiliyor. Fakat sonuç olarak, gerçekten de mükemmel oluyor Nina ağzından ‘I felt it, I was perfect’ sözleri dökülürken; sadece “mükemmel”in içinde barındırdığı anlam değişiyor. Nina ölüyor mu, sorusunun cevabı da burada- bitmesi gereken yerde sonlanıyor film; sembolik bir ölüm, özgürleşme ve bütünleşme ile.






