İklimler, akademisyen İsa ile sanat yönetmeni Bahar’ın arasındaki ilişki ekseninde anlatılan, kişilerin karşılık bulamayan farklı beklentilerinin, iletişimsizliğin, göz açıp kapayıncaya kadar değişen ruh hallerinin ve buna uyum sağlamakta zorlanan tarafların hikayesi. Film bir yaz mevsiminde, Kaş’ta başlıyor; Bahar ile İsa’nın bir çift olarak başlayıp ayrı ayrı sonlandırdıkları tatilden uzun, sessiz görüntülerle. Bahar’ın sessiz çığlıklarından, gözlerinden gizlice süzülen yaşlardan ve İsa’nın donuk bakışlarından anlıyoruz ki konuşulması gereken bir şeyler var ortada, çözülmesi gereken meseleler…
‘’Merak etme, bizim mutsuzluğumuz onlara iyi gelir’’
Hepimizin başkalarının mutsuzluğundan beslendiği zamanlar olmuştur. Yanı başımızda biri yargılanırken içten içe suçsuz olmanın hazzını yaşadığımızda, tükenmişliği her halinden belli olan çiftlerin karşısında sevgilimizin elini daha bir sıkı tuttuğumuzda karşı tarafın mutsuzluğundan kendimize pay çıkarmayı hep bilmişizdir. Ama itiraf edemeyiz bunu. Sorsalar o an o kişiler için son derece üzgün olduğumuzu söyler hatta mutsuzluklarını paylaştığımızı bile iddia edebiliriz. İsa ve Bahar’ın yaz gecesi arkadaşlarına yemeğe gittiği sahnede Bahar bunu herkesin yüzüne vuruyor işte. O an en büyük kaygısı insanların önünde sorun yaşamamak, çizdiği güçlü portreye gölge düşürmemek olan İsa onu uyardığında içini rahatlatıyor Bahar; ‘’ Merak etme, bizim mutsuzluğumuz onlara iyi gelir’’ diyerek.
İsa ne istediğini pek de bilmeyen, hatta belki bir şeyler istemekten, beklemekten çoktan vazgeçmiş bir karakter. Aynı zamanda sevdiğini dile getirmekten de ölesiye kaçınan, ketum, zaman zaman nobranlığa varan davranışları olan bir erkek. Bahar’ın kumsaldaki rüyası da İsa’nın karakterini çözümlememize oldukça yardımcı oluyor. İsa yanına yaklaşıp onu sevdiğini söylerken Bahar’ın böyle bir sahneyi ancak rüyasında görebileceğini izleyiciye çok güzel aktarıyor Nuri Bilge Ceylan.
Yaz devam ederken İsa’nın onaylanma arzusunun her cümlede hissedildiği bir konuşma sonrası ayrıldıklarını görüyoruz. Değişen iklim, gelen sonbahar birçok eserde olduğu gibi burada da ayrılık zamanı. Yağmurların durmaksızın yağdığı günlerden birinde İsa bir kitapçıda Serap’la karşılaşıyor. Serap, İsa’nın var oluşunu kanıtlayan, onun iktidarına gönüllü boyun eğmiş bir karakter. Evlilik gibi, bağlanmak gibi düşünceleri veya bu ilişkiden herhangi bir beklentisi olmayan, İsa’nın istediği zaman kapısını çalıp istediği zaman çekip gitmesinden yüksünmeyen bir kadın. Yetişkinlerde kişilerarası yakınlığı güdüleyen çeşitli etkenler vardır. Kaygı ve sıkıntı da bu güdüleyicilerin önemlilerinden kabul edilir. Bunların yanı sıra, yakınlık arayışı özellikle erkeklerde cinsel etkinlikte bulunma isteği sonucu da olabilmektedir. Karşılaşmadan sonra İsa’nın Serap’ın evine gitmesini ve bir fiziksel temastan çok kavgayı andıran sevişmelerini izlediğimizde bunu daha da iyi anlıyoruz. Bu sevişme tarafların rızası alınarak gerçekleştirilen bir tecavüz gibidir adeta. Sevişmeden önce Serap’ın yemeyi reddettiği fındığı seviştikleri esnada zorla ağzına tıkayan İsa’nın hükümranlığını kendince ilan ettiği bu sahne İsa karakterinin bir özeti gibidir.
‘’Çok severim ben ayrılık hikayeleri dinlemeyi’’
İsa’nın iklimi bu güç gösterisinden sonra hızla değişir ve bu yüzden Serap’a yaptığı ikinci ziyaretinde son derece donuk ve isteksizdir. Çoktan tükenmiştir onun için her şey, öyle ki kucağına uzanan Serap’ın kışkırtıcı, çıplak bacağı bile bir şey ifade etmez. Aralarındaki bütün bu ‘yakın’ süreçte Bahar’la ayrıldıklarını söylemek aklına bile gelmemiştir. Serap anlatmasını ister yüzünde bir gülümsemeyle, ‘’Anlatsana’’ der, ‘’ Çok severim ben ayrılık hikayeleri dinlemeyi.’’ O da bir insandır ne de olsa. Bahar’ın en başta dediği gibi, başkasının mutsuzluğuyla kendini iyi hisseden bir insan. İsa ayrılığa da en az ilişkisi kadar kayıtsız olduğu için susar, anlatmaz, ama egosuna en büyük darbeyi de o an Serap’tan alır. Bahar’ın Ağrı’da olduğunu, orada çalıştığını öğrenir ondan. Yani Bahar onsuz da hayatına kaldığı yerden devam edebilmektedir. İşte şimdi çekicidir Bahar. Bir nebze olsun ulaşılmazdır çünkü artık. O büyük egosunu tatmin etmek için eşsiz bir araçtır.
‘’Sıcak bir yerlere gideceğim. Ben yıllardır tek başıma bir yerlere gitmenin hayalini kuruyorum’’.
Bahar’ın hayatına devam ettiği gerçeğiyle başa çıkmak için kendi kendine tatil planları yapmaya başlayan İsa, uzak ve sıcak ülkelerin tanıtım kataloglarına bakarak kendisine eşlik etmesini isteyen arkadaşlarını reddeder. Tek başına tatile çıkmak, oralarda ayak bağı olmayan, herhangi bir duygusal bağ kurmasına gerek kalmayacak yabancılarla karşılaşmak vardır aklında. Ve sıcak bir yerlere gitmenin hayalini kuran İsa, Ağrı’ya gelir. Kışın ortasında. Kar kalınlığı yaklaşık 20 cm civarında iken. Yazın çektiği fotoğrafları Bahar’a getirme bahanesiyle. Oysa kendine bile itiraf edemediği esas sebep ayrılınca darmadağın olacağını düşündüğü Bahar’ın hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmesidir. Ayrılık konuşmasını yaparken teselli ettiği kadından şimdi kendisi teselli bulmak istemektedir. Ve düşer yollara Bahar’ı bulmak için. Küçük bir dükkandan Dubai’den gelmiş bir müzik kutusu alır Bahar’a. Ondan esirgediği sevginin, ilginin, Serap’la olan garip ilişkisinin telafisini yapar nasıl olsa birkaç tatlı fotoğraf ve iklimi her daim sıcak olan Dubai’den gelen müzik kutusu. Bahar’ı bulup konuştuğunda beklediği gibi olmaz hiçbir şey. Aslında bir şey beklediği de yoktur ya. Çok değiştiğini söylerkenki tutkudan yoksun ses tonunun cansızlığı, isteksizliğini öyle güzel koyar ki ortaya. Bahar ikna olmaz. Yine sessizce birkaç damla düşüverir gözlerinden yazın olduğu gibi. Bahar’a kendisiyle birlikte gelmesi için ısrar eden, çok değiştiğini söyleyen İsa ise sadece ‘’peki’’ diyip gider. Ama kış burada bitmez. Bahar çıkagelir. Birkaç saat sonra, İsa’nın otel odasına. Unutuvermiştir her şeyi. Hatta o kadar hafiflemiştir ki rüyasında uçtuğunu görür, artık çok uzaklarda, bulutların üstünde olan annesini görür. Lakin çok sürmez mutluluğu. Çünkü İsa’nın iklimi bir gecede değişmiştir. Ve artık ne çok değiştiğini düşünmekte, ne de Bahar’ı yanında götürmek istemektedir.
Güç ve iktidar mantığıyla şekillenen erkekte bazen sevgi denen şey tamamen şiddete, bencilliğe ve cinselliğe dayanır. Erkek, kadının iradesini onu terk ederek, bitiremediği tezinin yarattığı sıkıntıyı ona yansıtarak, bencilce davranışlarına göz yummasını isteyerek kırmaya çalışır. Bu, hayatının diğer alanlarına da giderek yayılır. Sevgide tüketme, tatminsizlik ve ruhsal sömürüyle farklı bir güç bilincine kavuşur. Erkek, uyumu uyumsuzluğa çevirerek, kadını yaralayarak güç olma arayışındadır. Nuri Bilge Ceylan eşiyle başrolde oynadığı ve kendi hayatlarından da kesitler taşıdığını söylediği bu filmiyle bir erkeğin ruhuna ayna tutuyor. Yaşadığı iklimlerle bir erkeğin portresini çiziyor bizlere. Sıcak ve kurak İsa nasıl bol yağışa, rüzgara bırakır yerini, derken nasıl sert ve soğuk oluverir bunu izliyoruz. Filmde eksik olan tek mevsim bahardır. Belki de film boyunca aslında hep bir yerlerde olduğu içindir, İsa’ya uğradığına şahit olmuyoruz bu iklimin. Ve bütün bu olan bitenin arasında da görüyoruz ki erkeğin peşinden koştuğu, kadının ardından ağladığı aşk ya da sevgi olarak algıladığımız şey özünde tükenmişlik ve taraflardan birinin tatmininden başka bir şey değildir aslında. Ve sandığımızın aksine iki kişi arasındaki en uzun mesafe bazen sadece bir mevsim kadardır aslında…






