Bazı insanlar şanslıdır; tek başınayken bile oyun oynayabilir, kendi kendilerini oyalayabilir, etrafta onları dinleyecek kimse olmadığı zamanlarda da hikaye anlatabilirler. Onlar oturup kendi müzelerini inşa ederler; İngiliz taksidermist Walter Potter’in 1861 yazında yaptığı gibi.
Çocukluğunu Sussex’in masallardan çıkmış gibi görünen sevimli Bramber köyünde, kızkardeşinin resimli şiir kitaplarına bakarak geçiren Potter bu işin okulunu okumuş değildi. Çok sevdiği kanaryası öldüğünde on dokuz yaşındaki delikanlıyı harekete geçiren onun ‘çarpık’ mizacı ya da Darwin hayranlığı değil, dönemin el sanatları modası olmuştu. 1851’de Hermann Ploucquet diye bir adam çıkmış, Kristal Palas’ta sergilediği eserleriyle Kraliçe Viktorya’nın gözde sanatçılarından biri haline gelivermişti. Egzotik ve ‘sevimli’ hayvanlara en az halkı kadar düşkün olan Kraliçe, Ploucquet’in oyuncak bebek giysileri giymiş, minik mücevherler takmış, kılıçlar kuşanmış cansız hayvanlarına hayran kalmıştı. Sergiyi bizzat görmese de ortalıkta dolaşan fuar kataloglarından birini eline geçirebilmiş olan Potter da öyle.
Ploucquet’in yaptığı işin bir adı vardı: antropomorfik taksidermi. (Etimolojisine bakıldığında kendi kendini açıklayan bir terimdi bu: antropomorfik = antropo (insan) + morfe (şekil), taksidermi = taks (düzenleme) + derm (deri).) Bu iş temelde içi doldurulmuş hayvanlara insansı özellikler atfedilmesi anlamına geliyordu. Kriket oynayan sincaplar, kılıçla dövüşen tilkiler, keman çalan kurbağalar... Yani Disney’den çok önce fabllarda, masallarda, resimli şiir kitaplarında karşımıza çıkan tüm o tuhaf karakterler, antropomorfik taksidermi eserlerinde canlandırılan sahnelerde birer figüran olmuşlardı. Yaşamla ölüm arasında, gerçekle kurmaca arasında, cesetle oyuncak arasında bir yerdeydiler. Onlara dokunabilir, ürperme eşiğiniz yüksekse onlarla oynayabilirdiniz. Büyüleyici bir şeydi bu. Bu yüzdendir ki kanaryası öldüğünde Potter hiç tereddüt etmedi. Kuşun içini açtı, boşalttı, doldurdu, dikti, sabitledi ve sergiledi. Bu onun ilk eseriydi ve beceriksizce uygulanmış bir taksidermi örneği olsa bile, hiç bitmeyecek bir tutkunun başlangıcını yaptığı için çok değerliydi.
Potter taksidermi etiğinin ‘Öldürmeyeceksin!” buyruğuna sadık kaldı ve kendi elleriyle hiçbir hayvanın canını almadı. Ancak atölyesine gelen hayvanların hepsi de eceliyle ölmüş değildi. Potter köylülerin avladıkları hayvanlar üzerinde yıllarca pratik yaptı, ayrıca bir ömrü paylaştıkları çok sevgili evcil hayvanlarıyla vedalaşmaya henüz hazır olmayan asilzadeler için çalışarak kendi parasını kazanmaya başladı. Bunların dışında, dönemin modasına uydu ve ‘ucube’lerle yakından ilgilendi. İki yüzlü kediler, dört bacaklı ördekler, yedi bacaklı kuzular... Hepsi de Potter’in ellerinde ölümsüzlüğe kavuştular.

Taksidermide muhafaza edilen tek şey ‘dış’tı; bir kabuk, bir post, eskiden capcanlı çiçeklerle dolu olan bir vazo. İçini neyle doldurursanız doldurun, yaptığınız işin simgesel olması kaçınılmazdı. Doldurulmuş hayvan, bir simge olmaktan kaçamazdı. Zaman simgeler zamanıydı ve en küçük bitkinin ya da nesnenin bile ima ettiği bir şeyler vardı. Potter hayvanların içini yepyeni fikirlerle dolduruyordu ve bunda tuhaf bir şey yoktu. Viktorya dönemi ölümün kendisinden çok, sonrasını ciddiye alır gibiydi. Ülkedeki ölüm oranlarının yüksek olması, İngilizler’in cenaze merasimlerini – neredeyse düşkünlüğe varacak derecede – önemsemelerine yol açmıştı. Cenazede takılacak takıların tasarlanması, cesetlerle çektirilen fotoğraflar, yas sembolleri ve saç stilleri... İnsanlar üzerinde böylesine yoğun ve düşündürücü bir etkisi olan bu durum, hayvanlar söz konusu olduğunda nedense eğlenceli, rahatlatıcı, hatta arındırıcı bir hal alıyor, bu sergiler bir aile etkinliğine, seyirlik bir komediye dönüşüyordu. Walter Potter böyle bir dönemde kişisel müzesini on binden fazla cansız hayvanla doldurdu, ancak bunların arasında taksidermi tekniğini başarıyla uygulamış olduğu tek bir örnek yoktu.
Kedilerin çay partisi, tavşan okulu, puro içen kumarbaz sincaplar kulübü, kedi düğünü gibi sahneler yarattı. Bunlar öylesine çarpıcıydı ki, eserlerin tekniğini sorgulamak kimsenin aklından geçmiyordu. Potter için incelikle düşünülmüş mizansenler, anatomik doğruluktan daha önemliydi. Teknik açıdan özensiz olduğundan değil – sahnelerdeki detaylar korkutucu derecede fazlaydı, Potter hayvanlara iç çamaşırı bile giydirmişti – belki de elinden bu kadarı geldiğinden ya da işi kitabına uygun yapmakla pek ilgilenmediğinden. Onun işi hikaye anlatmaktı, gerçeği birebir yansıtmak değil. Bir başka Viktorya dönemi harikası Alis Harikalar Diyarı’ndaki beyaz tavşan gerçek bir tavşana ne kadar benziyorsa, Potter’in mücevherlerle süslenmiş, porselen fincanlardan çay içen cansız tekirleri de gerçek kedilere o kadar benziyordu. (Potter da Carroll gibi, yaşadığı dönemin sıkı geleneklerini, ahlak anlayışını, kurallarını ve sınıf sistemini bir çay partisi sahnesinde alaya almayı tercih etmişti. Zamanın akmadığı bir çay partisinden daha ‘viktoryen’ ne olabilirdi ki?) Kediler bir zamanlar gerçek ve canlıydılar, bu doğru; ama insan özellikleri edindikleri anda, formlarını ve inandırıcılıklarını yitirmişlerdi. Donuk bakan düğme gözler, minik fincanlar tutan şekilsiz patiler, asimetrik yüzler, şişkin karınlar: Şirin kedi yavrusunun, insanlaştırılmanın bedeli olarak rüküşlük ve ürkünçlükle son bulan yolculuğu, komiğin tekinsizle evliliği, zamanın ruhu... Walter Potter, dahi olarak anılmak için insanın yaptığı işte çok iyi olmasına gerek olmadığını tüm dünyaya göstermişti.

Potter’in eserleri bakıp geçilmek için yapılmamıştı, hepsinin bir hikayesi vardı. İzleyici için ise iki farklı hikaye söz konusuydu: Düğün törenindeki kedilerin aşk hikayesi ve eserin gerisinde, eser sahibinin hikayesi. Yavru kedinin içini doldururken, ona duvak takarken, onu incilerle süslerken... Ne yapıyordu bu adam? Çocukları onu izliyor muydu, yoksa cansız hayvanlarla dolu bir odada tek başına mıydı? Eğleniyor muydu? Yalnızlık mı çekiyordu? Hayvanları kukla tiyatrosunda yaptıkları gibi konuşturuyor muydu? Onlarla konuşuyor muydu? Çok az sanat eseri, yaratıcısı ve yaratılış süreci hakkında böylesine merak uyandırmıştır.
Walter Potter şanslıydı; küçük bir tekerleme kitabından yola çıkarak kendine koca bir müze yaratmıştı.








