Tırman → Ölçüne Doğru
Kaçkar zirveye üç gün var. Sabah sıkı bir kahvaltının ardından Ayder Yaylası’ndan Huser’e tırmanmak üzere sekiz kişilik grubumuz toplanıyor. Rehberlerimiz Mikail ve Reis’le birlikte on kişiyiz. Yorucu ancak muhteşem güzellikte bir orman yürüyüşü bizi bekliyor. Grubumuzu Kaçkarlara hazırlayacak olan Mikail önümüze düşüyor ve başlıyoruz tırmanmaya. Reis en arkada kalıyor. Hızlı adımlarla yanından geçip giderken kulağıma doğru eğiliyor “Bana bak ve izle” diyor. Adımlarımı yavaşlatıyor Reis’in ardına düşüyorum.
Bembeyaz saçları ve sakallarıyla dağlarda gezinen bir bilge misali sakin sakin tırmanıyor Reis. Arada zorlu yerlerde, bedeninden çevik bir delikanlı fırlıyor, elini uzatıp bana yardım ediyor, sonra da teşekkür ediyor. “Neden?” diye soruyorum, “Bana güvendiğin için” diyor. Sonra anlatıyor Reis “Sabırlı olacaksın, acele etmeyeceksin, ardındakini bekleyeceksin”. Dağın beklentileri ve talep ettiği erdemler çok farklı. Başta uyum sağlamakta zorlanıyorum. Sabırlı olmak, acele etmemek, koşturmamak, hırs yapmamak, fitness mantığından kurtulmak. Kendini dinlemek, sınırlarını bulmak ve temponu bedeninin belirlediği ritme uydurmak… Uyumu bir dayatma olarak görmemeyi öğrenmek. Bütün bu bilgiler, Reis’in bedeninin dengeli hareketlerinde görselleşiyor. Bakmak ve izlemek anlamını buluyor.
Arkadakini beklemek: Sınıfta yavaş öğrenen öğrencinin arkadaşlarına yetişmesini beklemek, çocuk bahçesinde oynayan daha gitmeyelim, birazcık daha diyen çocuğunu beklemek, kasada elindeki meyveleri sebzeleri tarttırmayı unutan teyzeyi beklemek, yolda yavaş yürüyen ananı-babanı beklemek, geciken iş arkadaşını söylenmeden beklemek. Kronometreye olan bağımlılıktan kurtulmak. SBS, ÖSS ve daha bilmem ne diyor hırs küpü öğretmen, işim gücüm var diyor ebeveyn, geç kalıyorum diyor bencil müşteri, yaşlandın artık evinde otur diyor utanmaz evlat, performansın düşükse başka kapıya diyor aynı ofisi paylaştığın ve birlikte bilumum kaynaştırma aktivitesine katıldığın iş arkadaşın.
Reis geride kalanları beklerken küçük adımlarla yerinde sayıyor. İçsel, ritmini, temposunu bozmadan küçücük adımlarla, sanki gidermiş gibi bekliyor. Gitmeden gitmeyi biliyor Reis. Ona baktığımda aklıma ilk gelen sözcük ölçü. O sanki Aristoteles’in hikmetini ölçüde bulan “excellence of character”* tanımının Karadeniz dağlarında bedene bürünmüş hali gibi. Moderation; davranışlarda ölçüyü tutturmak, altın oranı bulmak: Eskilerin deyimiyle her şeyin kararını bilmek, ifrat ve tefritten kaçınmak. Bir zamanlar bir adamı ölçüsüzce sevmek istemiştim. Şimdi çevremdeki yemyeşil ağaçların arasına birer süs gibi yerleşmiş mor, pembe, sarı çiçeklerin muhteşem renklerine tutulurken kendi ölçümü arıyor; onları başka gözler için geride bırakmayı kabullenmenin hüznünü yaşarken, ormanın bana sunacağını umduğum başka güzellikler için hazırlanıyorum.
Biraz ileride Mikail ve grubumuzun öncülerini görüyoruz. Nefes, nefese durmuş dinleniyorlar. Bizim ise dinlenmeye ihtiyacımız artık yok. Yavaş yavaş yaklaşıyoruz öndeki gruba. Mikail hınzırca ötekilere soruyor “Neden böyle oldunuz?” diye. Sonra doğru yürüyüş tekniğini anlatmaya başlıyor: “Bir adımınızı atarken nefes alıp, öteki adımda vereceksiniz…”
Mikail’in eğitimi bittikten sonra, rengarenk çiçeklerin, mantarların, böceklerin ve ormanın binbir yeşilinin gözlerimizde uyandırdığı doymak bilmez iştahı bir nebze olsun zapt etmek ve mülkiyetine hiçbir zaman sahip olamayacağımız bu güzelliklerden dondurulmuş bir pay almak için, fotoğraf makineleri ve not defterlerinden oluşan silahlarımızı kuşanıp ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye devam ediyoruz.
Tırman → Eylemine Doğru
Sabah Ayder’den yola çıkıyoruz. Yusufeli üzerinden Artvin Olgunlar Yaylası’na tam yedi saatlik bir minibüs yolculuğu bizi bekliyor. Aslında rehberler arasında ters trans denen zorlu bir yürüyüşle de Olgunlar’a gitmek mümkün. Yürümek için ısrar ediyoruz Mikail’e. Ancak o, enerjimizi Kaçkar’a saklamaktan yana. Mikail başarıya önem veriyor. Grubunu mümkün olan en geniş katılımla zirveye çıkarmaya kararlı. “Zirveden sonra” diyor, “Dönüşümüz yürüyerek olacak, sabırlı olun.”
Yolculuk sırasında hayranlıkla çevremizdeki ormanları seyrediyoruz. Bir ara ormanlık vadiyi doldurmuş yeşil surla bakıp çığlık atıyorum: “Ne kadar güzel”. Mikail “Baraj gölü bu, az bekle” diyor. Manzarayı izlemeye devam ederken arada gözlerimi önümde açık olan kitabımın sayfaları üzerinde gezdiriyorum. Ekotaj. Bu terime ilk defa rastlıyorum. Ne demek ki ekotaj? Hemen dip nottaki açıklamaya bakıyorum. Ekotaj: Ekolojik sabotaj. “Kasten bir yasaya karşı gelen, eylemcinin çevreye zarar ya da hasar verdiğine inandığı bir işlem ya da eylemi durdurmak, bozmak ya da yavaşlatmayı amaçladığı bir protesto eylemi. Aynı zamanda protestonun odak noktasındakilerin mülklerine zarar veren ya da yok eden bir eylem. Ekotaj, ağaca çivi çakmak, makinelere zarar vermek ve sondaj kazıklarını çıkarmak gibi eylemler içerir …”**
“Sağınıza bakın” diyor Mikail, “HES projeleri Karadeniz’e ne yapıyor görün”. Başımı kitabımdan kaldırıp, vadilerin arasındaki o berrak suların yarattığı ilüzyonun ardındaki gerçeğe bakıyorum. Yeşillerin arasında bir cerahat gibi yükselen dev moloz yığınları, kesilmiş binlerce ağaç, boşaltılmış köyler. Tarumar edilmiş, bağırsakları ortalığa saçılmış ve adına kar denilen pis irin kokusunun altında adeta can çekişen topraklar.
Bir anda kaptana “Hocam çek kenara” diye seslenen sesimi duyuyorum. Kaptan ani bir frenle sağda duruyor. Kaptan, Mikail, Reis, Arzu, Aslı, Nazım, Ferhat, Bahar, Thomas, Ayşe ve ben, hep beraber minibüsten aşağı atlıyoruz. Minibüsün arka kapısını açıp bagajdan testereleri ve sivri uçlu kocaman keskin bıçakları çıkartıyoruz. Küçük ordumuz nefret dolu. Mikail adının manasının benliğinde biriktirdiği görev duygusu ve gözünün Karadeniz yeşiliyle lider. Moloz yığınına doğru deli gibi koşup saldırıyoruz hep birlikte. Buldozer ve kamyonların tekerleklerini delik deşik ediyoruz.
“Kaç şeker” diye soruyor şivesinden Laz olduğunu anladığım aksakallı amca. Testere yok ki, bıçak yok ki elimizde. Hiç olmadı. Eylemlerimiz sadece hayallerde, gerçeğimiz ise korkaklığımızda gizli. On beş dakikalık molada, yeşilin artık sadece pis bir banknot kılığında göründüğü HES manzarasına karşı çaylarımızı yudumluyoruz sadece. Moloz yığınından havalanan toz toprak burun deliklerime dolar ve iki şekerli çay boğazımdan mideme doğru inerken, gözlerimden de görünmeyen bir damla yaş yuvarlanıyor kalbimin derinliklerine doğru.
Tırman → Sınırına Doğru
Kaçkar zirveye bir gün kaldı. Uzun süren bir minibüs yolculuğunun ertesinde, sabah erkenden Olgunlar Yaylası’ndan Kaçkarlardaki kampımıza doğru dört saatlik bir yürüyüşe başlıyoruz. Sağımızda ve solumuzda yükselen dağların arasında rengarenk çiçeklerle dolu büyülü bir çanağın içinde ilerliyoruz. Kaçkarlardan eriyip gelen buz gibi kar sularının oluşturduğu dere bize rehberlik ediyor. Yorulan, terleyen ellerimizi, yüzümüzü bağrına basıyor ve onları bize taptaze olarak geri veriyor.
Reis hocamın arkasındayım yine. Kampa yaklaştığımızı öndeki arkadaşların çığlıklarından anlıyorum. Az sonra yeşillerin arasında kırmızı, sarı, yeşil çadırları biz de fark ediyor ve adımlarımızı hızlandırıyoruz.
Kampta bizi şeker gibi karpuzlar, buz gibi sular ve bir satir karşılıyor. Satirin adı Murat. Dionysos’un elçisi Satir Murat, tırmanış öncesi ve sonrasında karnımızı doyurmak ve geceleri de bizi içkilerle sarhoş etmek üzere bekliyor. Murat’ın bedeninin her tarafından insanları aşka ve sevişmeye davet eden yoğun bir cinsellik yükseliyor. Ancak onun kadına ve erkeğe özgü olanın tanımlanmış ve öğretilmiş sınırlarının çok ötesinde, aşkın ve anarşist bir bedensel ifadesi var. Bir anda havalanıverecekmiş hissi yaratan uçarı halleri, sekerek yürürken kalçalarının gözü okşayan seksi hareketleri, bacak bacak üzerine atarkenki zarafeti ve kıpkırmızı sabo görünümlü plastik terliklerinin üzerinde yükselen ince ayak bilekleriyle; mor-turuncu giysileri ve bol kesimli beyaz tüniğinin belirginleştirdiği güzel elleriyle; saç tokasından firar eden uzun gür saçları ve kalbi okşayan sesiyle o kadar çekici ve güneş batıp hava karardığında bir doğu prensesini andıran sevgilisinin beline arkasından sıkıca dolanırken de o kadar ateşli ki. Prensesi Kaf Dağı’nın ardında kan kırmızısı açan gelinciği isteseydi eğer, ne yapardı Murat diye soruyorum kendime. “O zaman bana kalem ver sevgilim” derdi. “Senin için dağları tepeleri aşıp bulurum onu. Resmini yapıp şiirini yazarım ama getirmem gelinciği”.
Satirin büyüsünden az da olsa kurtulduğumda muhteşem bir hayvan çarpıyor gözüme. Koray. O, medeniyetten bıkmış bir tarihçi. Onun için hayvan olmuş. Kokuyor Koray. Odun ateşi, ter ve özgürlük kokuyor. Işıl ışıl sarı-kızıl saçları tan kızıllığını andırıyor. Yeşilin şortunu, güneşin gömleğini giyiyor. Ayakları çıplak. Öğle güneşi tepeye çıkıp kavursa da, akşam olup hava buz gibi soğusa da Koray hep aynı. İnsanoğlunun ürettiği giysi denen şeyle fazla ilgilenmiyor ve kendi derisinden başka hiçbir şeye güvenmiyor. Onun için Koray’ın ayakları hep çıplak, bacakları hep çıplak ve kolları hep çıplak. +30’un üstünde ya da 0’ın altında, Koray çıplak.
Tan ağarırken, Koray derin bir vadide çıplak ayak yürüyor. Yemyeşil dağlarla çevrili vadinin ortasında bir dere sessizce akıyor. Su içmek için dereye yaklaşıyor Koray. Derenin kenarında başını suya eğmiş güzel gözlü bir geyiğe rastlıyor. Geyiğin gözlerine bakıyor, bakıyor. Aşık oluyor bu iri güzel gözlere. Geyik o kadar güzel ki, Koray daha fazla bakamıyor. Bakmakla yetinemiyor. Göğsünden aşk dolu bir çığlık yükseliyor. Çığlık geyiği büyülüyor. O da Koray’ın gözlerinin içine bakıyor. Kilitleniyorlar birbirlerine. Koray önce havadaki çiğ taneleriyle tenini süslüyor sonra içindeki geyiği arıyor. Gür sarı saçlarının arasından bir çift boynuz çıkıyor. Geyik ve Koray kendi yatağında henüz uykuda olan derenin kıyısında çiftleşiyorlar. Bir an için Koray geyiğin, geyik de Koray’ın oluyor ve doğanın bilindik kanunlarının belirlediği sınırların ötesinde bir yerlerde, büyülü bir dünyaya adım atıyor, mitolojik bir birleşmenin hazzını ve bilgeliğini yaşıyorlar.
Rüyamda ürettiğim bu hayali aşk korkutuyor beni. Ah Koray ne yaptın? Geyik Koray’a aşık oldu ama bağlanmaz ki Koray. Zavallı geyik artık bu topraklardan gelip geçen her insan topluluğunda Koray’ı arıyor, onun kızıl sarı saçlarıyla çevrelenmiş boynuzlarını arıyor ve sislerin arasından başını uzatıp gittikçe daha çok yaklaşıyor onlara. Ah Koray, ya senin insan-hayvan bedeninden aldığı güvenle çok fazla yaklaşıp sokulursa insanoğluna? Ya vururlarsa onu? Ah Koray ah, ne yaptın sen. Her insana güvenebilir mi bu geyik sanıyorsun? Söyle bana, kurallarını bilmediği bu dünyada kim koruyacak onu? Olan oldu artık uyanmak zorundayım. Geyiği rüyanın içinde savunmasız ve tek başına bırakıp tırmanış için hazırlanmak üzere uyku tulumundan dışarı atıyorum kendimi.
Sabaha karşı dörtte, zifiri karanlıkta, başlarımızın üzerindeki fenerlerin aydınlattığı iki karışlık görüş mesafesinde Kaçkar çıkışımıza başlıyoruz. Çıplak Koray en önden gidip karanlıkların arasında kayboluyor. İlk molamızı vereceğimiz deniz gölüne, bugünkü misafirlerine geçit vermesi için dağlara kendi dilinde dua etmeye gidiyor. Biz geride kalanlar ağır adımlarla karanlıkta döne döne tırmanıyoruz. En önde liderimiz Mikail, en ortada genç ve güzel rehberimiz Tayfun, en arkada ise Reis. Reisimiz bir reisin tam olması gereken yerde yani en arkada geriye düşenleri kollamak üzere ilerliyor.
Hava yavaş yavaş aydınlanırken deniz gölüne varıyoruz. Ağır bir sis bulutunun içerisindeki göl zar zor seçiliyor. Havanın ürperten serinliğine rağmen, geride bıraktığımız zorlu yokuşun etkisiyle kan ter içerisindeyiz. Mikail bizi çevresine topluyor. “Hepinizin en az kapıya kadar gelmenizi bekliyorum” diyor. Bir sonraki durağımız karar kapısı olacak. Burada zirveye devam edecekler ve geriye dönecek olanlar kararını verecek.
Karar kapısından devam edecekleri önce bir iniş, sonra da cesaret isteyen uzun bir tırmanış bekliyor. Ben ise dağların benim için vereceği kararı bekliyorum. Önce yukarı, bulutların arasında kaybolmuş zirveye; sonra da aşağıya, Ağustos sıcağına hala direnmekte olan kar ve buz tabakasına bakıyorum. Ayaklarım kendiliğinden ileriye doğru bir hamle yapıyor. Demek ki zirve yolcusuyum ben de.
Şimdi kararlı adımlarla bembeyaz kar yığınlarına doğru inişe geçiyoruz. Güneşin ısısı artık yakmaya başlıyor. Karların içerisine gömülen ayak bileklerimiz ve güneşten kavrulan omuzlarımızla alışılmış iklim kurallarını altüst eden bu yeni deneyime bedenlerimizi alıştırmaya çalışıyoruz. Bitki örtüsünü kaybettik artık. Buzlarda kayarak ilerliyoruz. Az ötede kurtarıcımız mor, sarı ve gri bir renk paletinden oluşan kayalıklar geniş ve güvenli yüzeylerini ayaklarımızın altına uzatıyorlar. Ancak bu sarp ve pürüzsüz kayalıklar yukarı doğru çıktıkça küçülüyor, küçüldükçe kayıyor. Kaydıkça başlangıçta verdiği güveni misliyle geri alıyor, dengemizi ve dağlarla barışımızı bozuyor. Kaymamak için adımlarımı gittikçe küçültüyorum. O kadar küçültüyorum ki sanki hiçbir yere gitmiyor gibiyim. Zirve görünüyor ama henüz çok uzak. Ufukta dalgalanan bayrağa baktığımda nefesim kesiliyor. Ama dağlar öğretiyor: İleriyi görmek ama bir sonraki anı bile bilmemek. Zirveyi düşünmek, düşündüğünü unutmak, 4000 metreye uzanırken önündeki 1 metreyi küçümsememeyi öğrenmek, her adımın hakkını vermek ve bulmak her adımında o 1 metrenin içerisindeki 4000 metreyi. Onun için bırak diyorum kendi kendime. Bırak zirve şimdilik ejderhanın uykusunu uyusun. Sen, kendini sınırlarının hayali bekçisi sayan bu korkunç yaratığın püskürttüğü alevleri söndürmek için iki gözünün arasına mızrağını saplamak üzere sinsi bir savaşçı gibi ilerlemeye devam et, sessiz ve derinden.
Beni hiçbir zaman mahcup etmeyen güçlü ve itaatkar bacaklarım nihayet taşıyor beni zirveye. Mikail büyük bir ciddiyetle elimi sıkıyor ve zirveye ulaşanların listesine adımı ekleyip bayrağın hemen dibindeki metal kutunun içine atıyor.
Bir süre bulutlara bu kadar yakın olmanın sarhoşluğunu yaşıyoruz. Dağların arasındaki buzul göllerinin derin mavisi gözlerimizi kamaştırıyor. Gözlerimizin açlığını biraz olsun giderdikten sonra, dönüş için enerji toplamak üzere molalardan arta kalan yiyeceklerimizi çıkarıyoruz. Az ötemizdeki Fransız grup şampanya patlatıyor. Herkes nesi varsa birbiriyle paylaşıyor. Hiç tanımadığım bir adamın bardağından içtiğim bol şekerli kahvenin lezzeti, hatıralarımın arasında içtiğim en güzel kahve olarak yerini alıyor.
Dönüş yolculuğumuz başlamadan önce Mikail uyarıyor. “İniş çıkışa göre daha riskli, çavşaklara dikkat edin”. Ayaklarımızın altından kayan irili ufaklı oturmamış taş ve kaya yığınlarına çavşak deniyormuş. En önden Mikail iniyor. Mikail, taş ve toprakların arasından usta bir kayakçı gibi slalom yaparak inanılmaz zarif hareketlerle iniyor. Ancak bir farkla, ayaklarının altındaki zeminle birlikte aşağı kayarken kar yerine toprak püskürtüyor. Usta bir kayakçı olarak görüyorum ki iklim fark etmez; kar, buz ya da taş, çakıl, toprak. Dağın felsefesi aynı, değişmiyor. Pençelerini geçirme sırtıma, yapışma bana yoksa atarım seni diyor. Kuşkularından kurtul; toprağımla, taşımla, karımla, buzumla bir ol ve bırak kendini aşağıya. Ancak yapamıyorum. Kaygan taşlarla pazarlıktayım hala. Bir anda genç, güzel Tayfun bitiyor yanı başımda. Güçlü kollarını uzatıyor bana. Henüz on sekizindeki Tayfun yüz on sekiz yıldır dağlarda gibi ve daha bir kızı hiç öpmemiş gibi. Çavşakları birlikte geçiyoruz Tayfunla. Bir adım önümde, her an tetikte. Efendi Tayfun. İyi yetişmiş, sonra da eti senin kemiği benim denmiş ve her hareketiyle layık olmaya çalıştığı dağcı ağabeylerine teslim edilmiş.
Çavşakları geride bıraktıktan sonra sarp kayalıkları, karları ve buzul göllerini son bir kez daha ziyaret ediyor, gökyüzünde parlayan ışık ve objektiflerimizin yardımıyla her birinden görüş açımızla sınırlı birer parça koparıyoruz ve sonunda yorgunluktan titreyen bacaklarımızın üzerinde zaferimizi kutlamak üzere kampımıza geri dönüyoruz.
Tırman → Birliğe Doğru
Hava kararmak üzere: Mikail kamp ateşini yakıyor, Satir Murat bizi şarap ve biralara boğuyor. Koray bu sefer de içindeki müziğin evrensel dilini arıyor. Elindeki gitarın telleri ve sesinin gür tınısında ifadesini bulan melodilere hep birlikte eşlik ediyoruz. Odun ateşinin çıtırtısı ve müziğin çekiciliğine kapılan diğer kampçı dostlar da yavaş yavaş katılıyorlar aramıza. CV’leri attık, kimlikleri yırttık. Çok uzak, çok başka yollardan gelip Kaçkarlarda buluşmanın coşkusuyla bildiğimiz ve bilmediğimiz her dilden söylüyor, dinliyoruz. Şarkılarımızın konuları ortak: Dağlar, aşk ve tabii ki kadınların memeleri. “Where are you from”*** diye soranlara “We’re all one my friend” diye cevap veriyor Koray. “All is one”****, her şey birdir, ya da “Deus sive Natura”***** .
On bir saatlik zirve yürüyüşü ve bol alkollü bir gecenin ardından, artık dönüş yolculuğuna başlayacak olmanın hüznüyle ertesi sabah zar zor toparlanıyoruz. Satir’in içine ne koyduğunu inatla söylemediği salata sosuna ekmeklerimizi batırırken Mikail’den İstanbul’a dönünce bizi günübirlik doğa yürüyüşlerine götürmesi için söz alıyoruz. İstanbul dediğimiz anda ve evdekileri, iştekileri, birikmiş dosyaları, günlük gazeteleri, siyasi haberleri, şehirde bizi bekleyen irili ufaklı ne varsa hepsini düşünmeye başladığımızda Koray ve Satir’in “All is one” placebo etkisi bir anda dağılıyor. Böylece bizler, Kaçkarlardaki “All is one” atomunu tek hamlede patlatıp, öldürücü ve yıkıcı korkunç enerjimizle şehirdeki bencil yaşamlarımıza geri dönmek üzere yola çıkıyoruz.
Satir Murat ve Hayvan Koray ise bütün dünyayı kasıp kavuran, bencillik belirtileriyle ortaya çıkan, “ben, ben, ben” sayıklamalarıyla tanısı konulan ve adına bireysellik denen epidemikten mustarip yeni hastalarını karşılamak üzere arkamızdan el sallıyorlar. Koray’ın göğsünden hiçbir dile ait olmayan ve yine de varolan bütün dillerde karşılığını bulan inançlı bir çığlık kopuyor. Dağlarda yankılanıyor çığlık: “All is one”. Herşeye rağmen. Eğer gerçekten istersen.
*Karakter mükemmelliği
**21. Yüzyıl Anarşizmi, Purkis ve Bowen, Ayrıntı Yayınları, s:68
***Nereden geliyorsun?
****Hepimiz biriz, dostum
*****Deus sive Natura: God or Nature. “We are part of Nature as a whole whose order we follow”. Spinoza (1673)
****Hepimiz biriz, dostum
*****Deus sive Natura: God or Nature. “We are part of Nature as a whole whose order we follow”. Spinoza (1673)






