AltZine'de Gelecek Tema:

"Etek"

20 Ağustos'a kadar metinlerinizi tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz.

Destek Olun

altZine.net'e destek olmak için tıklayın.

Hırsız

Paylaş
Tansu
            Celal Aysun’un saçlarını elleriyle geriye itiyor, başını avuçlarının içerisine alıyor, gözlerinin içine bakıyor ve “Çiçeğim,” diyor. “Çiçeğim benim...” ve öpüyor. Çiçeğim... Tansu kendi çiçek bozuğu suratını düşünüyor.
Kim bana çiçeğim der ki? Güzel olmadığını, Celal’in, mahallenin en yakışıklısının asla ona bakmayacağını biliyor. Ümit de etmiyor. Elinde değil, sadece geceleri hayalini kuruyor, rüyalarına giriyor. Bu da ona yetiyor. Ama şimdi, şimdi artık akşam olduğunda eskisi gibi koşa koşa gidemeyecek yatağına. Celal’in kollarındaki Aysun’un görüntüsü rüyalarını yırtıp girecek içeri. Kirlenecek görüntüler. Aysun’a bakıyor. Onun ince uzun güzel bedenine bakıyor. Neden Aysun diyor, neden? Aslında Aysun’un hiçbir suçu yok. Bilmiyor ki Celal’e olan gizli aşkını. Yine de tutamıyor kendini, nefret ediyor Aysun’dan. Düşlerimi çaldın. Hırsız. Kendine kızıyor. Neden gecenin bu saatinde kalkıp geldim ki parka. Kerem’in battaniyesi düşmüşse düşmüş. Bana ne ki. Annesi düşünsün onu da. Ama ya Serpil gelseydi de görseydi bunları ağacın altında. Ablam gözünün yaşına bakmaz, hemen alt kata koşup yetiştirirdi hepsini Aysun’un annesine. Ne iyi olurdu. Görürdü gününü Aysun. Çiçeğimmiş. Annen bir güzel yolardı o çiçek başını senin.
            Şimdi Celal’in elleri Aysun’un bluzunun altına kayıyor, Tansu daha fazlasını görmeye dayanamıyor. Geriye dönüyor. Hıçkırıklarını bastırarak sessizce uzaklaşırken Aysun’un zayıf itirazlarını duyuyor:
            “Yapma.”
            Celal’in arzu dolu fısıltılarını duyuyor:
            “Hadi bebeğim, canım, çiçeğim.”
            Aysun nazlı nazlı direniyor:
            “Geç kaldım, gitmeliyim.”
            Sonrasını bilmiyor. Parkı terk ediyor. Artık hiçbir şey bilmek, görmek, duymak istemiyor.     
 
 
Aysun
            Ne dedi Celal?
            “Yarın değil öbür gün tam burada aynı saatte. Unutma.”
            Evde odasında, aynanın karşısında kendini süzüyor. Bu çiçekler abartılı mı oldu nedir? Ama çiçeği değil miyim onun. Yarın çiçekli elbisemle görsün istiyorum beni. Çiçeğim. Bugün kendine belki bin kere çiçeğim dedi.  Gözlerini kapatıp belki bin defa ilk kez öpüştü. Her şey o kadar canlı ki. Celal’i her düşündüğünde parktaki ağacın altında buluyor kendini. Az kaldı sabret. Yarın.  
            Elbiseyi inceliyor. Yakıştı. Tam 195 TL, çok pahalı. Vicdan azabı duyuyor. Ama elbise o kadar güzel ki. Eflatun. Eteği pembe çiçekli. Harçlıklarımdan biriktirip parayı koyarım yerine diye düşünüyor. Hırsızlık sayılmaz ki bu, ödünç aldım. Küpeleri de geri koyacağım yerine zaten. Son bir kez takayım da. İncecik gösterdi bu elbise. Bir anda suratı asılıyor.  Elbisenin belinde ufak bir sökük fark ediyor. Nihal hemen bunu hallediverir bana. Nihal, okuldaki sıra arkadaşı Arzu’nun kız kardeşi. Meslek lisesinde okuyor. Tekstilde. Evleri iki sokak ötede, hemen gider gelirim. Hem parktan da geçer ağacımıza bakarım giderken. Bizimkilere ne demeli,” diye düşünüyor. Televizyon ekranına yapışmış spor programı seyreden babasına, “Arzu’yla ödev yapacağız,” diyor ve elindeki torbayı göstermeden evden dışarı süzülüyor.
            Parktan içeri giriyor. Dolunay var, çok karanlık sayılmaz. Ağaçların oraya doğru ilerliyor. Onlarınki en irisi, en heybetlisi ve arkasına saklanmak için en elverişlisi. Yaklaştıkça birtakım fısıldaşmalar gülüşmeler duyuyor. Kendi kendine soruyor, yoksa bizim ağacımızın altında başkaları da mı buluşuyor? Bozuluyor, ağacını kimselerle paylaşmak istemiyor. Diğer ağaçları kendine siper ederek daha da yaklaşıyor. Karaltı yavaş yavaş belirginleşmeye başlıyor. Bir anda yerinde donakalıyor. Olamaz Celal bu ve yanındaki… Serpil. Tansu’nun ablası. Yüreği bir anda taş kesiliyor. Öfke, hayal kırıklığı, çaresizlik bedeninin her zerresini habis bir ur gibi ele geçiriyor. Nasıl yaptın bunu bana, nasıl? Nefretle Serpil’e bakıyor. Evli Serpil. Kocasına varmak için yeri göğü birbirine katan, vermezseniz kaçarım tehditleri savuran Serpil. Kocan askerden gelsin de görsün seni pis fahişe.
            Gülüşmeler, fısıldaşmalar kesiliyor. Onu öpecek, kesin öpecek. Aysun’un yüreği sıkışıyor, içi yanıyor. Ne olur dursunlar. Ama hayır, Celal Serpil’in saçlarını elleriyle geriye itiyor, başını avuçlarının içerisine alıyor, gözlerinin içine bakıyor ve “Çiçeğim,” diyor. “Çiçeğim benim...” ve öpüyor. Yeryüzündeki bütün çiçekler tek tek boynunu büküyor. Seralardaki, resimlerdeki, dantellerdeki, kumaşlardaki bütün çiçekler; Celal için aldığı, ona giymek için komşudan para çalıp aldığı, elindeki poşette sıkı sıkı tuttuğu elbisenin eteğindeki bütün çiçekler soluyor.
            Neden ona da çiçeğim diyorsun, neden bizim ağacımızın altında öpüyorsun? Neden aynı bana yaptığın gibi onun da başını ellerinin arasına alıyorsun? Neden, başka bir yol bilmiyorsun. Neden benim ilk öpücüğümü çalıp ona veriyorsun? Hırsız! Hırsız, hırsız, hırsız…
            Aysun titriyor, içinden çıkan sessiz çığlığı bastırmaya çalışıyor. Dün gece öznesi olduğunu sandığı bu öpüşün gelgeç bir oyuncusu olduğunu, metnin çok önceden yazılmış olduğunu ve oyunun aynı sahnede kim bilir kaçıncı kez tekrarlandığını anlıyor. Bu gece ise, daha dün gece esas kızı canlandırdığı bu gizli oyunun kadrosundan atıldığını ve artık sadece pis bir dikizci olduğunu dehşet içinde öğreniyor.
            Celal’in elleri Serpil’in bluzunun altına kayıyor. Aysun, bir an, keşke dün gece izin verseydim belki o zaman buluşmazdı onunla diye düşünüyor. Düşündüğünden midesi bulanıyor, kendinden, iradesizliğinden, çaresizliğinden iğreniyor. Celal’in elleri Serpil’in eteğinin altına giriyor. Serpil’in beyaz iç çamaşırı ayaklarının dibine düşüyor. Aysun, metninin bundan sonrasını bilmediği bu oyunu daha fazla izlemek istemiyor. Bir an önce oradan kaçmak, gördüklerini görmemiş olmak istiyor. Bir adım geriye atıyor. Ayağının altından bir çıtırtı yükseliyor. Olduğu yerde donup kalıyor. Celal ve Serpil de duruyorlar. Celal telaşla çevresine bakıyor. Serpil korku içerisinde toparlanıyor. Aysun gümbür gümbür çarpan kalbinin sesini bastırmak istercesine saklandığı köşede büzülüyor. Bir süre bekliyorlar. Hiç ses yok. Celal, Serpil’e tekrar sarılıyor. Serpil bu sefer itiraz ediyor. Celal Serpil’in boynunu öperken, “Hadi bebeğim, canım, çiçeğim,” diyor. İtirazlar yumuşuyor, yerini teslimiyete bırakıyor. Celal, kadının arkasını döndürüyor, eteğini kaldırıyor. Aysun, Celal’in kısılan gözlerine, bir çizgi gibi gerilen dudaklarına, ter içerisinde kalan suratına bakıyor ve ileri geri her hareketinde tiksintisi bir kat artıyor. Bir daha, bir daha… Gözünün önüne, geçen yaz rastladığı, iğrenerek başını çevirip yanlarından hızla uzaklaştığı, sokak ortasında çiftleşen köpekler geliyor. Daha fazla bakmaya dayanamıyor, gözlerini kapatıyor. Bu sefer de zifiri karanlıkta, inlemeler doksan desibellik gücüyle adeta kulak zarını deliyor. Aysun artık çıldırmak üzere. Tam o anda, yumuşacık serinliğiyle yüzünde hissettiği hafif bir meltem onu kurtarmaya geliyor. Görüntüleri, sesleri buzlu bir camın ardına sürüklüyor. Aysun yüzünü gökyüzüne kaldırıyor. Rüzgârda hafifçe hışırdayan yapraklara bakıyor. Kurumuş yapraklardan biri dalından kopuyor. Yavaş yavaş süzülerek aşağıya iniyor, toprakla birleşiyor. Aysun’un gencecik bedenindeki liseli ruhu, yaşadığı şu son dokuz dakikada doksan yaşına ulaşıp son nefesini veriyor.
 
Serpil
            Yataktan hiç kalkası yok. Ama uykusu da yok. Kerem kolunun üzerinde uyuyor. Parmağı ağzında. Daha ilk gece Kerem’e hamile kaldı Serpil. Kocası bebeğe bir şey olur dedi yaklaşmadı, doğumdan sonra da askere gitti. Erkekleri seviyor Serpil. Onun için kaşına, gözüne, boyuna-posuna ayılıp bayılanların hepsine verdi. Hiç biri de onu almadı. Sonunda baktı böyle olmuyor, Serhat’a “Evlenmeden olmaz,” dedi, düğünden birkaç gün önce de gidip diktirtti.
            Hata ettiğini biliyor ama çok yalnız kaldı. Celal’e kanı kaynadı. Pişman şimdi. Bu ilk ve son diyor kendi kendine. Bir daha gitmeyecek onunla buluşmaya. Hem korktu da. Ya bir gören, duyan olursa? Zaten anneleri bir haftalığına köye gitmese zor çıkardı evden akşamın o saatinde. Tansu’nun kollarına Kerem’i tutuşturup, bir de bahane uydurup attı kendini sokağa. Bir daha yok. Serhat da çok yakında geliyor artık.
 
            Sekiz aylık bebeğini uyandırmamak için yavaşça yataktan kalkıyor. Kapıcının her sabah kapıya bıraktığı ekmek ve gazeteyi almak için kapıyı açıyor. Kapının koluna asılmış bir torba görüyor. Torbanın içine bakıyor, eflatun pembe çiçekli bir elbise. Serpil ekmek ve gazeteyi kapıda unutup, elinde torba içeri giriyor. İçinden elbiseyi alıyor. Torbanın dibinde bir de 5 TL görüyor. Onu da çıkartıyor. Elbise tam bedenine göre. Salondaki büyük aynanın önüne geçiyor, elbiseyi üzerine tutuyor, kendini inceliyor. Bir anda aynanın yansımasında Tansu’nun sorgulayıcı kızgın bakışlarına yakalanıyor.
            “Bir de hâlâ parayı ben almadım diyorsun. Ayakkabı kutusundaki para acil durumlar içindi süs püs için değil. Kıyafet çok lazımsa kocan gelince alsın sana.”
            Serpil savunmaya geçiyor,
            “Vallahi ben almadım. Bu elbiseyi torbanın içinde kapıya asılı buldum. Senin arkadaşlarından biri falan ödünç aldı sonra da geri bıraktı diye düşündüm.”
            “Saçmalama abla,” diyor Serpil’den epeyce toplu olan kız kardeşi, “bu elbise hiç bana olur mu, kimi kandırıyorsun?”
            Tansu Serpil’in elinden elbiseyi çekip alıyor, etiketin üzerindeki 195 TL yazısını okuyor, sonra aynanın önündeki büfenin üzerinde duran 5 TL’yi görüyor ve “Tam 200 TL, bak hesap ortada,” diyor. 
            Tam o sırada alt kattan yürek parçalayan bir çığlık yükseliyor. İki kız kardeş oldukları yerde kalakalıyorlar. Gürültüden uyanan Kerem içeride ağlamaya başlıyor.
            “Galip Amca’ya bir şey olmuş olmasın sakın. Ben iniyorum aşağıya,” diyor Tansu ve elbiseyi kanepenin üzerine fırlatıp, üzerinde geceliğiyle alt kata koşuyor. Galip Amca, Aysun’un babası, şeker hastası. Serpil de çok meraklanıyor. Adamcağız gayet iyiydi son aylarda. Tansu’nun peşinden gitmeye niyetleniyor ancak Kerem’in içeriden gelen ve tonu giderek yükselen ağlamasıyla yatak odasına yöneliyor. Kerem’i kucağına alıp sakinleştirmeye çalışıyor ama sakinleşmiyor Kerem. Aşağıdan gelen ve durmak bilmeyen feryatlar hıçkırıklarını bastırıyor. Serpil iyice telaşlanıyor. Ölü evi gibi aşağısı. Bu korkunç düşünceyi kafasından uzaklaştırmaya çalışıyor ama nafile. Kerem’i susturmakla aşağı koşmak arasında gidip geliyor. Kerem’in altından gelen pis kokular önceliğini belirliyor. Çabucak bebeğinin altını değiştiriyor, sonra onu salondaki mama sandalyesine oturtup mutfağa sütünü ısıtmaya gidiyor. Ilınan sütü biberona koyuyor, salona geri dönüp Kerem’in eline tutuşturuyor. Biberon’a yapışan Kerem hemen susuyor. Aşağıdaki sesler de kesildi gibi. İki dakika gidip baksam diye düşünüyor Serpil. Kapıya doğru yöneliyor. Tam o sırada Tansu darmadağın bir halde içeri giriyor. Salona girip kanepenin üzerine çöküyor. 
            “Tansu ne oldu?” diye soruyor Serpil. Bir süre konuşamıyor Tansu, tir tir titriyor, her ağzını açışında tıkanıyor. Serpil koşup mutfaktan bir bardak su getiriyor, kardeşinin yanına oturup endişeyle tekrar soruyor,
            “Ablacım, canım ne oldu söyle.”
            Tansu, bakışlarını sabitlediği sehpanın üzerindeki seramik biblodan gözlerini ayırıp ablasına bakıyor.
            “Aysun,” diyor, “Aysun’u parkta bulmuşlar. Ağaca asmış kendini. Ölmüş.”
            Serpil şokta. Tansu’ya sarılıyor.
            “Ah canım benim, yavrum... Nasıl olmuş, nasıl olabilir ki böyle bir şey?”
            Tansu perişan, önüne bakıyor. Kendini suçluyor. Aysun’un iki gece önce parktaki itirazlarını hatırlıyor:
            “Yapma.”
            Tansu, Aysun’u kıskandı, onu parkta Celal’le yalnız bırakıp çekti gitti. Oysa, “Artık gitmem lazım,” diyordu Aysun. Belki de o gece gidemedi evine...
            Tansu hıçkırıklara boğuluyor vicdanının deli gibi haykıran sesini durduramıyor.
            “Abla,” diyor, “ben galiba biliyorum Aysun’un kendini niye öldürdüğünü.”
            “Söyle ablacım, ne biliyorsun ki sen?” diye merak içerisinde soruyor Serpil.
            Tansu zorlukla adeta fısıldar gibi devam ediyor,
            “Ben geçen gece Kerem’in battaniyesini aramaya gittiğimde onu parktaki ağacın altında Celal’le öpüşürken gördüm. Celal ileri gitmeye çalışınca Aysun itiraz etti. Gerisini bilmiyorum. Gizlice kaçtım oradan. Keşke gitmeseydim abla. Keşke gitmeseydim. Belli ki Celal istemediği bir şeylere zorladı onu.”
            Sonra kanepenin üzerindeki elbiseye takılıyor gözü. Çiçeklere.
            “Ona çiçeğim diyordu, abla. Çiçeğim diyordu.”
            Serpil de elbiseye bakıyor. Eteklerine. Şimdi anlıyor Serpil ayakkabı kutusundaki parayı kimin çaldığını, çaldığı parayla ne aldığını, kimin için aldığını ve neden getirip onların kapısına astığını. Çiçek, çiçeğim… Çiçekler bir anda elbisenin eteğinden fırlayıp yapışıyorlar yakasına, sıkıyorlar, sıkıyorlar. Senin yüzünden. Nefes alamaz oluyor Serpil. Bunun için mi kıydın canına, bunun için mi? Onlar çiçeğim de der, böceğim de der. Gözyaşları ip gibi süzülmeye başlıyor. Ancak aptal değil Serpil, derhal kendini toparlıyor, yutkunuyor,
            “Celal de kim?” diyor. Kardeşi yanıtlıyor,
            “Hani bir kere bizim asansör bozulduğunda puseti çıkarmamıza yardım etmişti ya. Hatırlamıyor musun?”
            Hatırlıyor Serpil, hem de nasıl. Sonra nasıl bakıştılar, birbirlerini nasıl deli gibi takip ettiler, sonra nasıl buluştular. Gayet iyi hatırlıyor.
            “Hatırlıyorum tabii,” diyor kardeşine, “ama ikisinin aynı kişi olduğunu ben nereden bileyim.”
            Bu arada çiçekleri akıl ediyor ve bir taraftan da elbiseyi katlayıp torbasına geri koyuyor. Celal’i sorgularlarsa panikleyip anlatır mı diye endişe içerisinde düşünüyor. Sonra,        “Bak ablacım,” diyor Tansu’ya, “bence sen şimdilik bu konuyu hiç kimseye açma tamam mı? Her ne olduysa oldu. Giden gitti. En yakın arkadaşısın sen onun. Geceleri parklarda delikanlılarla buluştuğu meydana çıkarsa senin de adın çıkar değil mi canım. Bir de annesini düşün, yıkılır kadın. Ne gerek var. Hem belki o delikanlı zorla bir şey yapmamıştır. Başka bir nedeni vardır. Kolay mı öyle parkta bir kıza tecavüz etmek. Bağırırdı çağırırdı, biri duyardı. Öyle değil mi? Hadi oldu diyelim, bir mektup falan bırakmaz mıydı geride? Belki o kadar da gönülsüz olmamıştır da sonradan pişman olmuştur. Sen bilmezsin, anlayamazsın. Kadınlar başlangıçta biraz hayır der. Böyledir bu işler.”
            Kaygı içerisinde kardeşine bakıyor. Tansu üzüntüsüne dalmış gitmiş.
            “Tansucum, anladın mı?” diye tekrar soruyor. Tansu cevap vermiyor, başıyla evetliyor sadece. Sonra zorlukla,
            “Ben giyinip iniyorum aşağıya,” diyor, “gelen giden olur şimdi.”
            Serpil bir daha sıkı sıkı sarılıyor Tansu’ya.
            “Haklısın, yardım etmek lazım. Ben de Kerem’i toparlayıp hemen geliyorum arkandan.”
            Serpil bir ruh gibi odaya giyinmeye giden kız kardeşinin ardından bakıyor, bir an duraklıyor, kısa bir kararsızlık anından sonra, kardeşinin peşi sıra gidiyor ve çiçeklerle artık iyice zayıflamış olan bağlantısını tamamen kopararak kendini güvenceye alacak son cümleyi söylüyor.
            “Biliyor musun, şimdi çok boş, anlamsız geliyor ama sen doğru bildin. Hırsız benim. Ben almıştım parayı. Altı üstü bir elbise için.”